Neden 2 kişi?
The Black Keys, 2001 yılında LeBron James’in de doğduğu Akron’da iki çocukluk arkadaşı olan Dan Auerbach ve Patrick Carney tarafından kurulduğunda, aslında bir tercihten çok bir denemenin ürünüydü. Dan Auerbach ile Patrick Carney bir gün stüdyodayken, provaya gelmesini bekledikleri elemanın gelmemesiyle paramız boşa gitmesin diyerek provaya iki kişi başlıyorlar. Başlayış, o başlayış. The Black Keys’in karakteristik sound’una ve görünüşüne kapı aralayan iki kişilik yolculukları o gün, o stüdyoda başlıyor. Kirli sayılabilecek bir gitar sound’u, lo-fi kayıtlar ve davulun önemi, grubun alametifarikası haline geldi. 2002 tarihli ilk albümleri “The Big Come Up”, blues’un hamlığını modern bir garaj rock filtresinden geçirirken, 2003 çıkışlı “Thickfreakness” ve takip eden sene çıkan “Rubber Factory” The Black Keys’in müziğini keskinleştirdi. Özellikle “Rubber Factory”nin, gerçekten terk edilmiş bir lastik fabrikasında kaydedilmesiyle grup, “DIY nedir?” dersi verdi.

2000’lerin ortasına gelindiğinde, “Magic Potion” ile prodüksiyon işini kontrol altına alan ikilinin kırılma noktası, 2008’de gelen “Attack & Release” oldu. Bu albümde Danger Mouse ile çalışmaları, ilk 4 albümlerinin ötesine geçip ses paletlerini genişletti. Bu sayede, o güne kadar gördükleri ilgiden fazlasını tek albümle gördüler. Tabii durmak nedir bilmeyen ve ara vermeden çalışan ikili 2010’da paylaştıkları “Brothers” ile ciddi ciddi bir büyüme yaşadı. ‘Tighten Up’, ‘Howlin’ For You’, ‘Everlasting Light’ ve ‘The Only One’ gibi hit parçalara ev sahipliği yapan albüm, The Black Keys’i herkes tarafından bilinen bir gruba dönüştürdü. Sıradaki adımları, grubun zirvesi olacaktı.
“El Camino” etkisi
“El Camino”, çıktığı anda The Black Keys’i bir üst lige değil, resmen bambaşka bir oyuna taşıdı. 2010’daki “Brothers” ile yakaladıkları ivme burada patlamaya dönüştü. Daha kısa, daha çarpıcı ve hit odaklı bir albümle geldiler. Albümün temel meselesi aslında çok basit ama etkiliydi. İlişkilerden, yalnızlıktan, takıntıdan ve o klasik Amerikan blues geleneğinden gelen içsel huzursuzluktu The Black Keys’in “El Camino”daki derdi. Ama bu kez bunu eski albümlerine göre çok daha üst düzeyde sundular. Danger Mouse’un prodüksiyonu da bu noktada kritik bir yere sahip. Grubun blues soslu garaj rock köklerini alıp pop geleneğinden gelen riff’lerle birleştirmesi başka bir tat çıkardı ortaya.

Bu enerjinin en net karşılığı ise teklilerde görüldü. ‘Lonely Boy’, çıkar çıkmaz grubun en büyük hit şarkılarından biri haline geldi. Aynı şekilde ‘Gold on the Ceiling’ de benzer biçimde listeleri zorladı ve grubun en yüksek liste başarılarından birine ulaştı. Daha farklı bir yapı sunan ‘Little Black Submarines’ ise sakin başlayıp sonradan büyüyen formuyla albümün duygusal derinliğini temsil etti ve konserlerin vazgeçilmezlerinden biri haline geldi. Bu üçlü ve albümün genelindeki riff odaklı, aşırı akılda kalıcı yapı, “El Camino”yu 2010’ların en önemli rock albümlerinden biri yaptı.
Mecburi ara ve geri dönüş
2014 pek de iyi bir sene değildi The Black Keys için. Dan Auerbach’ın özel hayatında yaşadığı zorluklar ve boşanma süreci, “Turn Blue” albümünün daha melankolik ve içe dönük tonuna doğrudan yansırken, grup bu dönemde saykedelik rock ve soul müziğe yöneldi. Albüm büyük bir başarı yakalayıp ABD dahil birçok ülkede liste başı oldu ve grup dev bir dünya turnesine çıktı. Ancak yine de işler yolunda değildi. Turne sırasında Patrick Carney’nin geçirdiği ciddi omuz sakatlığı nedeniyle bazı konserler iptal edildi ve yoğun tempolu birkaç yılın yorgunluğu iyice hissedilmeye başladı. 2015 yazında turnenin sona ermesiyle birlikte grup, göz önünden bilinçli olarak çekildi ve uzun bir ara verme kararı aldı. Bu sessizlik dönemi aslında bir dağılma değildi. Mecburi bir araydı. Auerbach kendi projesi The Arcs ile müzik üretirken, Carney de prodüktörlük tarafında farklı işlere yöneldi. Yıllarca durmaksızın albüm ve turne döngüsünde yaşayan bir grup için bu mola, hem bireysel olarak kendilerini yeniden konumlandırdıkları hem de The Black Keys’in ne olması gerektiğini yeniden düşündükleri bir dönemdi. 2019’da sona eren ara, grubun geri dönüşünü geciktirse de aslında onları tükenmekten kurtaran, sessiz ama kritik bir yeniden yapılanma evresine dönüştü.

2019’da gelen “Let’s Rock” ile yeniden temel, gitar odaklı köklerine dönen ikili, bu albümü 2021’de “Delta Kream” ile takip ederek blues mirasına bir saygı duruşu sundu. Ardından önce “Dropout Boogie”, 2 sene sonra da “Ohio Players” geldi ve grup neredeyse her yıl yeni bir şey üretir hale geldi. Aşırı hızlı kebap yapan adam şakasına dönüşen ikili, kariyerlerindeki en rahat dönemi geçiriyor olabilirler. Artık kendilerini kanıtlama derdi olmadan, içlerinden geldiği gibi, farklı tarzlara göz kırparak ve eğlenerek müzik yapıyorlar.


