Sesini bulma
Britanya Kolumbiyası’nın Duncan kentinde doğup Edmonton’da geçen ergenlik yılları boyunca gitarı, arkadaş çevresi ve VHS atmosferindeki şarkıları Mac DeMarco için kendi sesini bulmaya çalıştığı bir kaçış alanıydı. Ailesindeki müzisyen büyükleri, DeMarco’nun yeteneğinin bir temeli olduğunu da gösteriyordu. Dedesinin 70’li yıllarda Kanada’daki küçük kulüplerde caz müzisyenliği yaptığı gerçeğini göz ardı etmeyelim. Lise yıllarında kurduğu The Meat Cleavers ve sonrasında adını bir Wire şarkısı olan Outdoor Miners’tan aldığı daha deneysel sularda yüzdüğü bu gruplar, DeMarco’nun hem garaj rock hem de lo-fi konusundaki maharetini artırdı. Ancak bir noktada yaşadığı yer ona yetmemeye başladı. 2008’e gelindiğinde Mac, Vancouver’a taşındı. Ancak aradığı doğru yer burası da değildi ve 2011’de Mac DeMarco’yla gerçek anlamda tanışmamızı sağlayacak Montreal’e geçti.

Montreal’in DIY sistemine yatkınlığı, bohem enerjisi ve bağımsız müzik çevreleri DeMarco’nun sesini bulmasını hızlandırdı. Hala çalıştığı Captured Tracks’in radarına girmesiyle 2012 yılında yayınlanan “Rock and Roll Night Club” ilk albümüydü. Ancak bu albüm bir albümden ziyade, toplamaydı ve birçok denemeyi içeriyordu. O yüzden, Vikipedi’ye girdiğinizde Mac DeMarco’nun ilk albümü olarak bu albümü görmeyeceksiniz. Lakin aynı senenin 16 Ekim’i ilk Mac DeMarco albümü “2”yi dünyalılarla buluşturdu. ‘Ode to Viceroy’ ve ‘My Kind of Woman’ın yer aldığı bu albüm, Kanadalı bu gençte farklı bir şeyler olduğunu gösterdi. Lo-fi gitarlar, kafasına buyruk, gevşek bir vokal, ironik sözler ve 70’lerin saykedelik rock’ından aldığı ses paletleriyle çok değişik bir sentezdi Mac DeMarco. Bu sentez, sadece plak şirketlerinin değil, çok sayıda yolun başındaki sanatçının da dikkatini çekti. İlk albümünü yeni çıkarmış 22 yaşında bir gençken adeta yeni bir türün yüzüne dönüşmüştü. Bir sonraki adımında tahtını iyice sağlamlaştıracaktı.
Salata günleri
Mac DeMarco, ikinci albümü için süreci hızlandırdığında takvimler 2014 baharını gösteriyordu. Albüme “Salad Days” adını vermişti. Bu kavram Türkçede hiç kullanılmasa da aslında ne olduğunu iyi bildiğimiz bir durumu açıklıyordu. Bu kavram kişinin hayatındaki gençlik dönemini; saflık ve deneyimsizlikle dolu yıllarını tanımlamak için kullanılır. Genellikle hem masum hem de toy olunan, geri dönüp bakıldığında romantize edilen bir zaman dilimini ifade etmekte olup Shakespeare’den gelen bu deyiş, kişinin en taze günlerine, yani henüz şekillenmekte olduğu dönemlere işaret eder. Mac DeMarco da müziğini ve indie yaklaşımını şekillendiriyordu.

Mac DeMarco’nun “Salad Days” albümü, ev stüdyosunda, bitmek bilmeyen turnelerin ve roket gibi yükselişin yarattığı yorgunluğun tam ortasında şekillendi. Kendi kendiyle konuşması gibi hissedilen ve böylelikle kendi yolunu arayan Mac DeMarco, Montreal’deki küçük dairesinde, çoğu zaman tek başına kayıt alırken, gitarların kafasına göreliğini karanlık synth geçişleriyle harmanladı. Mac DeMarco için albümü yaptığı dönemdeki temel problem, gençliğin kaçıp giden enerjisi ile büyümenin getirdiği sorumluluk duygusuydu. DeMarco’nun tekniğe değil, sezgilerine ve kulağına güvendiği prodüksiyon anlayışı, albümün her notasıyla bir bütün haline gelmesini sağladı. Albüm yayınlandıktan sonra “Salad Days”, indie müzik dünyasında dokunulmaz bir noktaya geldi. Bedroom pop’un sonraki dalgası, DeMarco’nun lo-fi tınılarından ve melankolik neşesinden kendine bir yol çizdi. “Salad Days”in alametifarikası, sadeliğin sahicilikle birleştiğinde nasıl global bir etkiye dönüşebileceğini göstermesiydi.
Albüme adını veren şarkının yanı sıra, ‘Blue Boy’, ‘Let Her Go’ ve hepsinin ötesinde bir şarkı daha vardı: ‘Chamber of Reflection’
Sadece Mac DeMarco’nun değil, 2010’ların en çok dinlenen birkaç şarkısından biri olan ‘Chamber of Reflection’, Kanadalı müzisyenin müziğini özetlemek için harika bir örnekti. Synth ağırlıklı yapısı ve meditatif temposu, DeMarco’nun diskografisinde benzersiz bir yere sahipken, YouTube ve TikTok üzerinden büyüyen yeni bir dinleyici kitlesi şarkıyı adeta nesiller arası bir indie marşı haline getirdi. Parçanın içe dönük teması, melankolik ama hipnotik atmosferiyle 2 milyardan fazla dinleyicinin karanlık ruhuna fon müziği oldu.
Demolar, albümler, kayıtlar ve yollar
Mac DeMarco için 2014’ten sonra hiçbir şey aynı olmadı. Dünya çapındaki tüm festivallerde önemli performanslara imza atarken albümler yapmaktan da geri durmadı. 2017’de “This Old Dog”, 2019’da ilk Türkiye konserine de gelmesini sağlayan “Here Comes The Cowboy” ve 2025’te “Guitar” ile üretmeye devam etti. Tabii ki sadece stüdyo albümleriyle devam ettiğini söylememiz bilgiyi çarpıtmak olur çünkü Mac DeMarco için belki de en önemli şey demoları. Günümüzün en çalışkan müzisyenlerinin başında gelen DeMarco, 2023’te iki tane demo dolu albüm yayınlayarak kafasının içini hayranlarına açtı. Türkiye’de yaşayan Mac DeMarco hayranları içinse güzel haber birkaç ay önce geldi. “Guitar” albümünün turnesi kapsamında 2 Temmuz’da Küçükçiftlik Park’ta ağırlayacağımız başına buyrukların en kendine özgüsü Mac DeMarco, aradan geçen 6.5 senenin acısını çıkarırken indie, lo-fi ve sarkastiklikle harmanlanmış melankoliyle aklımızı muhtemelen başımızdan alacak. Birkaç tane de demo çalmazsa içi rahat etmez…



