Beatsommelier’in film müzikleri kataloğunda yer alan albümlere göz attığımız serinin bu yazısında konuğumuz, The Big Lebowski!
Dude sadece halısını geri almak istiyordu. Gerçekten de evet, bir yanlış anlaşılma, bizim Lebowski’yi bowling salonu ev döngüsünden çıkartmaya yetti. Sadece çıkartma olsa keşke, adam bir anda koca bir sorunun ortasında buldu kendini. Bu talihsizlik, bizim Lebowski’nin rutinini değiştirse de, aslında bakarsak bundan pek de şikayetçi değil gibiydi.

1998 yapımı suç komedi klasiği “The Big Lebowski”, Los Angeles’ta geçen 90’lı yılların başındaki absürt bir hikayeyi bizlere anlatıyor. Filmin yönetmeni ve yapımcısı Coen Kardeşler (Joel Coen ve Ethan Coen), filmi masal anlatırmışçasına hem senaryoyu hazırlayıp hem de filmin kurgusunu yapmış.

Film, küçük bir yanlış anlaşılmanın ortasında kalan Dude ve sonrasında gelişen olaylar zincirini anlatırken bu anlara tanıklık eden bizlere ise harika bir seçkiyle müzik dünyasından genişce bir yelpaze sunuyor. Araba yolculuklarında veya takside radyoda çalan, muayene sırasında veya günün herhangi bir anında Dude’un yanında olan walkman’ıyla bu klasikleşmiş yapımı soundtracksiz düşünmek olmaz.
Hatırlıyorum, filmin başında melekler şehri Los Angeles’tan bahseden anlatıcı gecenin ay ile karışmış solgun şehir ışıklarını bizlere gösterir ve arkada da harika bir doo-wop bize eşlik eder. Herhangi bir anda arkada çalan Meksika şarkıları…Veya adamımız Dude’un arabası parçalanmışken kullanmak zorunda olduğu takside çalan Eagles ve Eagles’ı sevmediği için araçtan atılması… Bu küçük detayları ilmek ilmek yerleştirmek, her şeyden öte filmin izleyicilerle olan bağını daha samimi kılıyor.
Bu samimi köprünün mimarı, film müziğinin arkasındaki kişi Carter Burwell. Sinema dünyasındaki birçok başarılı filmde kendisini görebileceğimiz Burwell, The Big Lebowski’de de yeteneğini konuşturmuş.

Hayatta insanlar görev denen şeyleri kendilerine yükleyip sonra da bu görevler üzerinden yaşamı anlamlandırmaya çalışıyorlar bana kalırsa. Neyi nasıl anlamlandıracağımız tamamen bizim elimizde, görev yüklemeksizin. Dude için de bu durum benzer, yaşadığı olaylara karşılık bunlarla boğuşmayıp savrulmayı tercih edenlerden. Anı daha yaşanılası kılmanın ve değerli olduğunu bize hatırlatıyor bu masal. Bırakalım ne olursa olsun bi kere de. Olacak şeyi iyi veya kötü olarak adlandırmak hatta bu anlamlandırmayı taaa en başından yapmak pek de olacak bir şey değil ya.
Bowling oynanması zor bir oyunmuş gibi gelir bana hep, ne biliyim, ayda yılda birkaç kez oynarsın ve her oynadığında genelde şansa bağlı bir iki strike yaparsın. Yeteneksizlik değil, bence oynamayı bilmiyorum. Sevmiyor da olabilirim. Ama sevenleri de var bu oyunun. Baksanıza bu koca adamlar için bowling, sanıldığından daha başka bir yerde, bir yaşam tarzı. Belki de ihtiyacımız olan bu esintiyi takip ederken tutunacak yegane birkaç şey bulmaktır hayatta. Elinizden kaçmayacak bir şey, hep var olacak. Müzik tamam. Belki bir şey daha?


