Her şey sadece bir çamaşır makinesi alabilmek amacıyla para biriktirmesiyle başlamıştı. Müjdat Gezen’den mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi’nde yüksek yapan tiyatrocu Rıza Sönmez, Beyoğlu’nda yaşıyordu. Evinde çamaşır makinesi olmadığı için annesi kirlilerini elde yıkıyor, bu da Rıza’yı üzüyordu.
Bir Çamaşır Makinesinden Cambaz’a Uzanan Yol

Biriktirdiği para televizyonda gösterilen Çılgın Bediş adlı bir diziden geliyordu, burada çeşitli icatlar çıkaran Savaş rolünde oynuyordu ama aldığı para o kadar cüzi ki, bir çamaşır makinesi almakta bile zorlanıyor. Neyse ki ablası yenisini alınca eski çamaşır makinesini bunlara veriyor, Rıza’nın parası cebinde kalıyor ve biriktirmeye devam ediyordu. Hiç para biriktirmemiş biri olarak, hayatında ilk kez ne yapacağını bilemediği bir 5.400 doları vardı, yastığının altında. O ara birkaç filme seslendirme yapmış, emek sömürüsünün yoğun olduğu dizilerde de oynamak istemiyordu. Yapacağı işler konusunda arayış içindeyken, tadilat işleri yapan biraderi Tuncay, Hacı Ahmet Sokak’ta harap halde bulunan bir binanın 45 m2 büyüklüğündeki bir katını kiralamıştı. Burası üst katları ayakkabıcı olan yıkık dökük, bakımsız binalardan biriydi. İki kardeş kolları sıvadılar, bu parayla orayı adam etmek için. Tadilat tam dokuz ay sürmüş, az bir parayla tüm işleri bitirmeye çalışmışlardı. Az paraya çok iş ancak bilgi ve maharet meselesiydi. Örneğin sandalye bulmak mümkün değil, ya kahve sandalyesi ya da otel sandalyesi var. Ona güçleri yetmeyince “sinema koltuğu koyalım” dediler. Türkiye’nin her yerinden sinema koltuğu aradı Rıza, sonunda Fitaş Sineması’ndan bulmuştu. Onların yüzlerini değiştirdi, yeşil deri kaplamalı sinema koltuklarını mekâna yerleştirdi. Bu ve benzeri konularla iki kardeş tamamen kendileri ilgilenerek 1997 yılında kapıyı açtılar, adını Cambaz koydular.
Cambaz’ın Kendi Ruhunu Yaratan Atmosferi

Yokluklar tahtında var edilen mekânın gösteri sanatları ile ilgili kendi kendine doğmuş bir konsepti vardı. Rıza maddi darlığı, tiyatro-sinema bilgisi ve kültürüyle bir avantaja çevirmişti, tabi ki bir de biraderinin de becerisi sayesinde. Katlar arasındaki dönüşlü ahşap merdivenlerde farklı tiyatro oyunlarının veya bir sanatsal etkinliğin afişi asılıydı.
Neticede Cambaz’ı son derece sevimli bir yer yapmışlardı. Yer göstericilerin kullandığı fenerleri alçıdan bir elin içine yerleştirip içine halojen ampuller takarak aplik yapmışlar, duvarlara cambazlı minyatürler ve film afişleri asmışlardı. Mekânın çeşitli yerlerine Rıza’nın Prag’dan getirdiği kuklaları asmışlardı. Bunlardan bazılarını Tomris Giritli satın almış, birini de Rıza, Kral Charles kuklasını Cihan Ünal’ın doğum gününde kendisine çok benzediği için hediye etmişti.
O yıllarda önce mekân açılıyor, ruhsat ardından veriliyordu. Bu konu onları çok zorlamış, bina konut olarak göründüğü için ruhsat alamamışlardı. Bir süre ruhsatsız çalıştılar, polisi zabıtayı sigara parası verip gönderiyorlardı. Defalarca uygulamayla karşılaştılar ama açık kalmayı her defasında başardılar.
Beyoğlu’nda Kendi Kültünü Yaratan Mekân

Beyoğlu çok insanın geldiği bir yer değildi. Daha ziyade oyuncular, yönetmenler geliyordu o sıralar, Rıza’nın çevresi yani. Televizyondaki tüm ünlüler Cambaz’ın müşterisiydi ki çoğu henüz konservatuvar öğrencisiydi. Cep telefonunun olmadığı günlerde insanlar giderek haberleşmek için Cambaz’ın telefonu vermeye başlamıştı birbirine. Örneğin Tolga Çevik ile sonradan evleneceği eşi burada tanışmışlardı.
O dönem mekanlarda ya yabancı müzik ya da Türkçe çalınırdı. Cambaz her ikisini de çalıyordu. Saatler gece yarısını gösterirken, tam 12’de Orhan Gencebay’dan “Batsın Bu Dünya”nın çalınması ilk burada başladı, sonradan başka mekanlara sıçrayıp bir Beyoğlu klasiği oldu. Sevgililer Günü’nde de bir farklılık gösterip çiftlerin giremediği “Efkâr Partisi” yaptılar. Eğlenceli oluyor diye çiftler ayrı ayrı geliyor, ancak fark edince hemen nazikçe gönderiliyorlardı. Efes Pilsen’in ürün geliştirme müdürü burada sürahi içinde biraları görünce heyecanlanmış, aldığı ilhamla önce biraver’i ardından birahi’yi ürettirmişti. Barda biranın yanında bamya ve erik turşusu ilk kez burada servis edilmiş, sonra başka mekanlara da sıçrayan bir alışkanlık haline gelmişti.

Tabelası özellikle yoktu Cambaz’ın, dostların, arkadaşların geldiği bir yer olarak kalsın diye. Yine de artık bu mekâna sığmıyorlardı. Rıza yeni bir yer bulmaları gerektiğinin farkındaydı. İmam Adnan Sokak’ta daha sonra adını Palyaço Kafe koyacağı yer Şaryo Kafe’ydi. Orayı devralmaya karar verdi. Devralırken yeni ortaklar gelmişti; Şahika’dan Cengiz, Gizli Bahçe’den Oğuz idi. Bir de Gürol… Giriş katı Palyaço Kafe, üst katı da Maskeli adında bir kafe yaptı. Maskeli ucuz bira satıyordu, o yüzden sponsoru Efes Pilsen’in Beyoğlu’nda sattığı biranın yüzde 10’unu; 330 fıçının 33’ünü burası satıyordu. Maskeli’yi iki yıl işletti, rock müzik müşterisinin hijyen konusunda hassasiyeti yoktu. Zaten Rıza da müşkülpesent bir adam, Mahrem diye bir yere dönüştürdü sonradan burayı. Tam karşılarında devredilen bir bina vardı, büyüme hızlanınca orayı da devralmışlar, böylelikle Büyük Cambaz’ı kuracakları mekâna ayak basmışlardı. Palyaço Kafe’nin olduğu binaydı devretti, artık yeni bir sayfa açılıyordu.
Devam edecek…


