Bazı grupları yalnızca müzik yapma amacıyla bir araya gelmiş birkaç genç olarak addetmek hem müzik tarihine hem de bu tür grupların tarihte çığır açmış olma niteliklerine hakaret olur sanki. Çünkü bazı gruplar, içinde bulunduğu jenerasyonu; kendilerinden sonra gelenleri ve hatta onlardan sonra gelenleri de dönüştürmek, onlara yol göstermek için vardır bir nevi. Yıllar boyu aralar vermiş olsalar, grup üyeleri değişse ya da müziğe bakış açıları farklılaşsa bile o grup bir fabrika gibi işlemeye devam eder. Tıpkı 57 yıldır sırt sırta verip müzik yapan Moğollar gibi!
Türkiye’nin rock müziğinin en önemli kilometre taşlarından biri olan Moğollar da yalnızca bir müzik grubu değil, yarım asrı geride bırakıp yoluna devam eden bir kültür hareketi adeta. 1967 yılında, Türkiye’de rock müzik ateşinin yavaş yavaş gençliği sarmaya başladığı sırada temelleri atılan Moğollar, Anadolu’nun derinliklerinden gelen ezgileri Batı’nın modern rock tınılarıyla harmanlayarak, bir müzik türünün de adını koymuştu. Ancak Moğollar’ın hikayesi, yalnızca müzikle de sınırlı değil. Onlar aslında bu ülkenin canlı tarihini de heybesinde taşıyan modern ozanlar. Onların tarihine bakış atmak; Türkiye’nin toplumsal, kültürel ve siyasi değişimlerine de tanıklık etmek demek. Fransa’da kazandıkları uluslararası ödüllerden, Anadolu’da köy köy dolaşarak yaptıkları müzik arkeolojisine; rock müziğin evrensel gücünü yerel hikayelerle birleştirdikleri şarkılardan kuşakları bir araya getiren konserlerine kadar Moğollar’ın 57 yıllık öyküsü, bir müzik efsanesine dönüştü desem yalan olmaz. Birazdan okuyacağınız yazı da bu öykünün bir kısmına yakından tanıklık etmiş bendeniz tarafından biraz zaman yolculuğu biraz da kutlama niteliğinde Moğollar’a ufak bir hediye olacak. Moğollar’ın müzik sahnesindeki serüvenini, iniş ve çıkışlarını, ayrılık ve birleşmelerini, Türkiye’nin müzik tarihine kazınmış şarkılarını birlikte hatırlamaya hazırsanız, şimdi karşınızda Moğollar!
Anadolu Pop’un şafağı: Moğollar doğuyor!

Türkiye’de rock müziğin doğuşu, aşağı yukarı Batı’daki sürece paralel bir şekilde meydana gelmişti. Özellikle 1950’lerin sonlarında Türkiye’deki gençleri etkisi altına alan rock’n roll dalgası, hem Türkiye’nin rock müziğinde öncü sayılacak müzisyenlerin üretimlerini ortaya koymalarını hem de bu toprakların kendine has bir rock müzik doğurmasını sağlayacaktı. Başlarda yabancı rock’n roll şarkılarının buralı isimlerce uyarlanmasıyla devam eden rock müzik, 1960’ların ortalarından itibaren Türkçe sözlü üretimlerin de boy göstermesiyle bebek adımlarını atmaya başlamıştı. Özellikle 1964 yılında Tülay German’ın Erdem Buri düzenlemesiyle söylediği ve Balkan Melodileri Festivali’nde en beğenilen şarkıcı olduktan sonra plağa doldurduğu ‘Burçak Tarlası’ şarkısı; sonraları Anadolu Rock olarak anılacak Anadolu Pop’un da ilk örneği olarak tarihe geçmişti. Bu başarıyı gören Hürriyet Gazetesi’nin 1965 yılından itibaren düzenlemeye başladığı Altın Mikrofon yarışması ise Türkiye’de rock müziğin kendine özgü bir kimlik yaratması için harika bir fırsattı. Kural basitti ve gazete misyonunu şu şekilde açıklıyordu: “Altın Mikrofon Armağanı Yarışması, batı müziğinin zengin teknik ve şekillerinden faydalanılarak yine batı müziği aletleriyle çalınmak suretiyle Türk musikisine yeni bir yön vermek için hazırlanmıştır.” Böyle bir hedefle yola çıkan yarışma tabii ki bir ülkenin rock müziğini dönüştüreceğinin farkında değildi ancak Türkiye’nin dört bir yanından katılan orkestralar, geleceğe de damga vuracak isimleri içinde bulunduruyordu. Cem Karaca, Apaşlar, Haramiler, Erkin Koray, Cahit Oben, Fikret Kızılok, Selçuk Alagöz, Silüetler, Mavi Işıklar katılımcıların yalnızca bir kısmıydı. İşte Moğollar’ın hikayesi de bu yarışmanın 2. senesinde başlamıştı. 1967 yılında İstanbul’da o dönem Silüetler’in vokalisti olan Aziz Azmet, Tahir Nejat Özyılmazel (Neco), Murat Ses ve Aydın Daruga tarafından İzmir Fuarı’nda çalmak için kurulan grup, fuarda birkaç konser verdikten sonra Vahşi Kediler grubundan Haluk Kunt’u kadrosuna kattı. Neco’nun gruptan ayrılmasının hemen ardından o sıralar Selçuk Alagöz ile çalışan Cahit Berkay gruba katılmış; beraberinde davulcu olarak Engin Yörükoğlu’nu da Moğollar’a getirmişti. Yine Selçuk Alagöz ile aynı orkestrada çalmış bas gitarist Hasan Sel de Haluk Kunt’un yerini almış ve 1967 yılındaki nihai kadrosuna ulaşmıştı Moğollar. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yeni kurulan gruplar haşin isimler kullanmayı tercih ettiğinden Moğollar da kendilerine Hollandalı bir gazetecinin önerisiyle bu ismi seçmişti. Zaten onların amacı Türkiye’de değil yurt dışında müzik yaparak, dünya genelinde tanınan bir grup olmaktı. Bu isim de onların farkını ortaya koyacaktı yurt dışına çıktıklarında. Her ne kadar solo konserlerini 1968’de verecek olsalar da Moğollar’ın doğum günü sayılacak 6 Aralık 1967, Opera Sineması’nda grubun bu kadrosuyla çıktığı özel bir konsere sahne olmuştu. Durul Gence 5’lisi ve Kaygısızlar’ın da sahne aldığı konsere Moğollar, Öztürk Serengil’in onlara verdiği koyun postlarıyla çıkmış ve sahnede adeta Orta Asya savaşçıları gibi bir duruş sergilemişlerdi. Artık zaman Moğollar’ın zamanıydı ve grup, kolları sıvayarak üretimlerine başlayacaktı.

İlk üretimler, solo konserler ve gruptaki değişimler…

Grup, dönemin dinleyicileri tarafından tam not almaya başlamasıyla üretimlerine hız verdi. İlk 45’likleri olan “Eastern Love / Artık Çok Geç”, Moğollar’dan bildiğimiz sound’dan çok farklıydı. Tam manasıyla batılı bir müzik yapan grup, Anadolu öğelerini barındırmayan bu 45’liği 1968’in Şubat’ında çıkarmıştı. 60’ların başındaki İngilizce şarkı anlayışını da sürdüren Moğollar, yurt dışı hedeflerinin peşinde koşmaya da devam ediyordu. İlk 45’liklerinden hemen sonra “Mektup / Lazy John”u da piyasaya çıkaran gençler, o senenin Haziran ayında bir de Altın Mikrofon’una katılıp şanslarını denemek istediler ve ‘Ilgaz’ ile ‘Kaleden Kaleye Şahin Uçurdum’ şarkılarıyla dahil olup 3.lük derecesiyle yarışmadan ayrıldılar. Rakipleri güçlüdür o sene; TPAO Batman Orkestrası birinci, Haramiler ikinci, Erkin Koray Dörtlüsü ise dördüncü olmuştur. Bu derecenin ardından popülerliği daha da artan Moğollar, verdikleri konserlerdeki kıyafetleri ve şovlarıyla da epey ilgi çekmektedir. Kendilerine ait ilk solo konseri verdikleri 19 Ekim 1968 günü Fitaş Sineması’nda hem yabancı şarkılar söylemiş hem de kendi parçalarını seslendirir. Bu konserdeki performansları, onların Anadolu’dan da müzik dinleyicilerinin radarına girmesine sebep olur. Seneyi kapatmadan “Everlasting Love / Hard Work” 45’liklerini de yayınlayan Moğollar, 1969’da grupta yaşanacak değişimlerle batı melodilerinin sık sık duyulduğu şarkılarla yavaş yavaş vedalaşmaya hazırlanmaktaydı.
Anadolu Pop’un ayak sesleri duyulmaya başlıyor!

Başarılarla dolu geçen bir yılın ardından 1969’un Şubat ayında grubun bas gitaristi Hasan Sel, yerini Taner Öngür’e bıraktı. Taner Öngür, 14 yaşından beri birçok grupta müzik yapmasının yanında beat müziğine epey hakim ve müzikte yapılması gereken reformlardan yanaydı. Dönemin grupları iyiden iyiye Anadolu müziğiyle batı melodilerini bir araya getirmeye başlamıştı ancak ortada bu müziğin bir ismi de yoktu. Diskotek dergisi bir kavram yaratıp “Ulusal Türk Müziği” demiş olsa da bu ismi yalnızca Cem Karaca kabul etmiş ve Apaşlar ile yaptıkları müziğe “Ulusal Türk Müziği” demişti. Moğollar, 1969’daki kadro değişiminin ardından “Sessiz Gemi / İndim Havuz Başına” 45’liğini çıkardı ve büyük bir Türkiye turnesine çıktı. Bu süre zarfında şehir şehir, köy köy dolaşıp Anadolu’nun müziğini daha yakından tanımak için halk ile yakın temas kurdular. Gittikleri şehirlerin valilerinden aldıkları hediye ajandalarda, o bölgelerin ünlü türkülerini üretimlerine eklemek için heybelerine doldurup yollarına devam ettiler. Grup, yavaş yavaş konserlerinde halk müziği enstrümanları kullanmaya başlamıştı ve bu da onların dönüşmekte olan tarzlarını gözler önüne seriyordu. 25 Ekim 1969 tarihinde yine Fitaş’ta verecekleri konserden önce Taner Öngür, yaptıkları müziği Anadolu Pop olarak tanımladı ve daha sonra 1970 yılının başlarında Hey dergisine bu adın manifestosunu şu şekilde açıkladı: “…ispatlamak istediğimiz, halk müziğimizin çok sesli bir ruha sahip olması. Ayrıca folklorumuzdaki dinamizmin pop müziğin dinamiğine yakın olması. Geri kalmış popüler müziğimizin ileri teknik ve zengin folklorumuzla birleşmesiyle bir kişilik kazanması…” Tabii ki grup yalnızca türküleri batı formunda çalmakla kalmayacaktı. Anadolu Pop’un ilk özgün bestesi olan ‘Dağ ve Çocuk’u da o açıklamadan kısa bir süre sonra yayınlayan Moğollar, bu şarkı sayesinde kendilerinin deyişiyle ilk ve son kez listelerin başına yerleşti. Anadolu Pop’un resmî bir marşı hâline gelen Dağ ve Çocuk, Aziz Azmet’in grupta vokal yaptığı son şarkılardan biri olacaktı çünkü Azmet, grubun bu denli Anadolulaşmasından epey rahatsızdı. Haziran ayında son olarak “Garip Çoban / Berkay Oyun Havası” 45’liklerini çıkarmalarının ardından tür farklılıkları meydana geldiği ve grubun diğer üyeleri bu müziği benimsediği için Moğollar, 1970’in Temmuz ayından itibaren yoluna Aziz Azmet olmadan devam edecekti. Azmet’in ardından kısa bir süreliğine Ersen’in katıldığı Moğollar, yurt dışına çıkmadan önce son olarak “Ternek / Haliç’te Güneşin Batışı” 45’liğini çıkarttı ve Ersen’den ayrılarak yönünü Fransa’ya çevirdi.
Yurt dışına ilk açılış ve Paris’te Moğol sesleri…

Vize problemlerinin olmadığı ve yurt dışına gitmek isteyenlerin biletini alıp gidebildiği o günlerde Moğollar, kadrosundaki değişimin ve müzik tarzlarını oturtmuş olmalarının ardından artık yurt dışına açılmaları gerektiğini düşünerek hep birlikte Fransa’nın yolunu tuttular. Cahit Berkay, Taner Öngür, Engin Yörükoğlu ve Murat Ses’ten oluşan kadrosuyla grup, özgün müzikleri sayesinde Philips ve CBS olmak üzere iki farklı firmadan albüm teklifi aldı ve tercihlerini CBS’den yana kullandılar. Bu firmaya “Behind the Dark / Hitchin” adlı 45’liği yapan Moğollar, iyiden iyiye Türk ritimlerini şarkılarına yedirmiş, dinleyen herkesin müziklerindeki farkı görmesini sağlamıştı. CBS’den çıkan bu 45’lik Fransız yorumcular tarafından şu şekilde anılıyordu: “Pikabınızın kolunu plağın üstüne koyup dinlemeye başladığınız anda Doğu’dan gelen bir grubun varlığını anlayacaksınız. Moğollar, bir çeşit ‘sitar’ olan ‘bağlama’yı pop müziğine iyi uygulamaları ile dikkati çekiyor. Öğütleyebileceğimiz tek şey, yalnızca Türklerin bildiği bu ritmin akışına, sihrine kendinizi bırakmanız.” Bu plağın başarısının ardından grup, bir de Guild international du disque şirketine Danses et Rythmes de la Turquie – d’Hier d’Aujourd’hui (Dünden bugüne Türkiye’nin dansları ve ritmleri) adlı albümü kaydettiler ve bugün bile hayranlıkla dinlenen Ağrı Dağı Efsanesi, Iklığ, Haliç’te Güneşin Batışı gibi parçalarla hayallerindeki müziği plağa doldurdular. Tabii bu albümün onlara ne denli bir başarı kazandıracağından habersiz yollarına devam ederken, yolları o dönem Belçika’da yaşayan Barış Manço ile kesişen Moğollar; ani bir kararla Manço ile birleşme kararı alarak grubun adını Manchomongol yaptı. Grubu basına anlatırken Manço, “artık ne ben onların şarkıcısı, ne de onlar benim grubum; biz artık biriz” diyerek aslında ne kadar iddialı olduklarını da ortaya koyuyordu. Fransa’daki bu birleşmenin ardından Türkiye’ye dönüp şehir şehir konser veren Manchomongol bir arada “İşte Hendek İşte Deve / Katip Arzuhalim Yaz Yare Böyle” 45’liğini doldurdu. Kütahya konserlerinde, tur minibüslerine atılan molotof kokteyli sonucunda minibüsleri yanan grup, ülkenin de gerilmekte olan gündemi bir yana dursun Moğollar’ın Fransa’da kaydettiği albümle Academie Charles Cros ödülünü (aynı ödülü bir yıl önce Jimi Hendrix, bir yıl sonra ise Pink Floyd almıştı) kazandığını öğrenmesiyle Fransa’ya gidecek olması Manchomongol’un sonunu da peşinden getirmişti.
Manchomongol’dan Cem Karaca ve Moğollar’a doğru evriliş başlıyor…

Moğollar, hep birlikte Paris’e dönüp ödüllerini aldıktan sonra beraber yeni müzikler yapmayı hayal ederken Engin Yörükoğlu, ani bir karar alıp orada evlenip Fransa’da kalmaya karar vermişti. Neredeyse grubun ilk zamanlarından beri davul çalan Yörükoğlu’nun boşluğunu doldurmak için isim arayışlarında bulunan grup, o dönem adını Mavi Işıklar ve Erkin Koray ile duyuran Ayzer Danga’da hemfikir oldular. Ayzer Danga’nın kendine has davul tekniği, Moğollar’ın müziğine de hemen uyum sağlamıştı ki vokalsiz devam ettikleri bu süre zarfında iki 45’liği peş peşe dinleyicileriyle buluşturdular. “Alageyik Destanı / Moğol Halayı”nda ilk kez Taner Öngür’ün sesini duyduğumuz gruptaki Taner Öngür vokali “Çığrık / Sıla” 45’liklerinde de kulaklara çalınıvermişti. Öngür ile birlikte Murat Ses’in de vokal yaptığı bu şarkıların ardından çok kısa bir süre Selda Bağcan ile çalışıp bir 45’lik daha çıkarıp yeniden Ersen ile bir araya gelme kararı aldı. Ancak bu kadro değişimi, Murat Ses tarafından uygun bulunmadı ve Ses grubu terk etti. Bundan sonra Murat Ses’in Moğollar’da yarattığı ve grubu dönemin diğer topluluklarından öne çıkaran klavye tonları olmadan müzik yapmaya devam edeceklerdi. Ersen ile “Garip Gönlüm / Sor Kendine” parçalarını yapan Moğollar, aslında yapmak istediği müziği bu kadroyla sürdüremiyordu ve gruba taze bir kan gerekiyordu. Böyle bir ortamda ise aranan vokal, kaderin bir cilvesiyle karşılarına çıkacaktı. Bir gün ortak plak firmalarında Cem Karaca ile karşılaşan Cahit Berkay, sohbet sırasında grubunda kendisi gibi bir vokal ile çalışmak istediğinden dem vurunca Karaca da o sıralar çalıştığı Kardaşlar’dan mutlu olmadığını belirtmişti. Aslında iki taraf da birbirleriyle çalışmak istiyordu ve nihayetinde tarihi bir eleman değişimi yaşanarak Ersen, Kardaşlar’a; Cem Karaca ise Moğollar’a vokal olmuştu. Karaca, Moğollar ile Moğollar da Karaca ile harika bir uyum yakalamıştı. Müzik anlayışları birbirleriyle uyuşuyordu ve hızlıca yeni üretimlerine başlamışlardı. “Obur Dünya / El Çek Tabib” ve “Gel Gel / Üzüm Kaldı” 45’likleriyle bu birleşmenin meyvelerini ortaya koyan Cem Karaca ve Moğollar, gruba bir de arasına Orhan Atasoy’u katınca yeniden kalabalıklaşmaya başladı. Grup, iki 45’likle kan tazelerken yeni bir hit parça çıkarmak istiyordu ancak bu sırada grubun bel kemiği diyebileceğimiz Taner Öngür başta olmak üzere Ayzer Danga ve Orhan Atasoy, bir macera yaşamak amacıyla grubu terk edip İsveç’e göç etmeye karar verdiler. O kadar ki bu macera için buradaki tüm eşyalarını bile satmışlardı. Bu ayrılığın ardından grupta yalnızca Cem Karaca ve Cahit Berkay kalmıştı. Hızlıca gruba yeni elemanlar lazımdı. Mithat Danışan (Panço Mithat), Tufan Altın ve Turhan Yükseler’in Moğollar’a katılmasıyla grup yeniden ayağa kalkmıştı. Bu kadronun birleşmesiyle İsveç’e gitmelerinin ardından bürokratik sebeplerle kapıdan geri dönen Öngür, Danga ve Atasoy 3’lüsü, Moğollar’ın da kapısından geri dönmüştü elbette. Şimdi sıra o hit şarkıyı yapmaktaydı ve gereken yapıldı: Türkçe Rock’ın en meşhur şarkılarından ‘Namus Belası’ ortaya çıkmıştı. Şarkı o dönem çok ses getirmişti ancak Cem Karaca, yıllar sonra bu şarkı hakkında “şimdiki aklım olsa o şarkıyı ne besteler, ne de söylerdim” diyecekti.
Moğollar için tehlike çanları çalıyor!

Cem Karaca, 70’lerin ortalarında daha toplumsal ağırlıklı mesajlar verebileceği şarkılar yapmak istiyordu. Sürekli Anadolu’nun ekmeğini yemek onun için sıkıcı olmaya başlamıştı. Bir yandan Moğollar, solo olarak kendi başına şarkılar da yapıyordu. Üzerine Cahit Berkay, Fransa’ya geri dönmek isteyince Cem Karaca, hayalindeki müziği yapmak için hazırlıklara başladı ve Moğollar’dan ayrıldı. Aslında yalnızca Cem Karaca gruptan ayrılmamıştı, grubun diğer elemanları da Fransa’ya gitmeye sıcak bakmayınca Berkay, enstrümanlarını kaptığı gibi ilk trene atlayıp Paris’in yolunu tutmuştu. Eski arkadaşı Engin, Paris’teydi neticede, bu ruhu birlikte yeniden ayağa kaldırabilirlerdi. Nitekim Paris’te yeniden buluşup 1975 yılında, “Hittit Sun” albümünü yaptılar. Bu albümdeki şarkılar burada daha çok Türk filmlerine soundtrack olmasıyla meşhur olmuş olsa da Moğollar’ın Anadolu Pop’tan caz rock’a adım attığı bir deneme de olmuştu. Türkiye’de 1976 yılında “Düm-Tek” adıyla çıkan albümde yabancı müzisyenler de klavye, bas gitar, gitar gibi enstrümanlar çalmıştı. Bu albümden sonra da Moğollar, eski günlerdeki popülerliğini kazanamamıştı. Zira devir değişmişti ve aynı zamanda Türkiye’nin siyasi ortamı artık özgürce müzik yapmaya pek elverişli değildi. Kısa bir süre Ali Rıza Binboğa ile de çalışan grup, Cahit Berkay’ın askere gitmesiyle birlikte çalışmalarını sonlandırdı. Artık dünyanın dört bir yanına dağılmış üyeleriyle dağılmış bir Moğollar vardı. Ya da yoktu.
Bir imza kampanyası, bir efsaneyi geri getirebilir mi?

Memleket, Moğollar’ın yokluğunda bir askeri darbe atlatmış; eskinin yasaklı siyasilerinin yerini yeni isimler almış, toplumsal ve sosyal değişimler ülkeyi sarmıştı. 70’leri kasıp kavuran Anadolu Pop akımının yerinde yeller esiyor, pop ve arabesk tüm ülkenin en çok dinlenen iki müziği olarak hüküm sürüyordu. Cem Karaca, 1987’de hakkında açılan davalardan aklanıp vatandaşlığa ve dolayısıyla ülkesine geri dönmüş, Barış Manço ise 1981’deki “Sözüm Meclisten Dışarı” albümünden sonra daha pop rock bir tarza bürünmüştü. Erkin Koray’ın daha arabesk bir rock yapma denemeleri de bir yandan sürerken bir de metalciler vardı elbette, 80’lerin ortalarından itibaren isyanlarının sesini duyurmak için alt kültürlerinde yaşayan. İşte böyle bir ortamda Leman karikatüristi Kaan Ertem, “Moğollar geri dönsün” başlıklı bir imza kampanyası başlattı. Zira grubun tüm üyeleri artık Türkiye’deydi ve bir araya gelip bu ülkenin gençlerini yozlaşmakta olan bu müziğe bırakmamalıydı. İmza kampanyası hiç beklenmeyecek kadar büyük bir ilgiyle karşılaştı ve Moğollar, toplanan bu 4000 imzanın ardından bir araya gelmeye karar verdi. Cahit Berkay, Taner Öngür ve Engin Yörükoğlu, 1992 yılında Moğollar’ı yeniden ayağa kaldırmak için görüştüler. Murat Ses’i de yeniden gruba dahil etmek isteseler de Ses bu birleşmeye yanaşmadı. Onlar da o dönem henüz 21 yaşında gencecik bir klavyeci olan Serhat Ersöz’ü yanlarına alarak yeni bir dönemin başlangıcını yaptılar. Bu başlangıcı da 31 Mayıs 1993’te verdikleri bir gala konseriyle cümle aleme duyurdular.
Daha sert, daha duyarlı bir Moğollar sahnede!
Moğollar, artık Anadolu Pop’taki o naif duruşu taşımıyordu. Çünkü dönem o dönem değildi. Türlü yolsuzluklar, suikastler, çevre katliamları, haksızlıklar yaşanırken grup da susamazdı. 90’ların karanlık atmosferinde popçular her şeyi tozpembe gibi anlatırken Moğollar, 1994’te çıkardıkları “Moğollar 94” albümünde Sivas’taki Madımak Katliamı’na özel yazdıkları ‘Issızlığın Ortasında’ ile çıktılar dinleyicilerinin karşılarına. Düşmana hain, kurbanlara dimdik ayakta diyerek. Aynı zamanda “sizlere bir manimiz var, dinleyiverin gari!” diyerek dönemin çarpık zihniyetine pek hicivsel bir dille dokundular. “Bu Dünya Bizim” diyerek çevreye olan hassasiyetlerini gösterdiler, “Beni Hor Görme Kardaşım”a yeniden hayat vererek Aşık Veysel’in “sen altınsın ben tunç muyum?” Sorusunu sordular cümle aleme. Grup birleşirken bir vokalleri yoktu yine, Taner Öngür ve Cahit Berkay “kimler kimler şarkı söylüyor, biz mi söyleyemeyeceğiz?” diyerek geçtiler mikrofonun başına, iyi de kotardılar. Başta Cem Karaca’yı akıllarından geçirseler de, grupta büyük bir ego savaşı yaşanır düşüncesiyle bu fikirden uzaklaştılar. Artık protest müzik deyince akla gelen ilk gruplardan biriydi Moğollar. Tarzını Anadolu Pop’tan Anadolu Rock’a çevirmişti. Zaten bu türün öncüsü yine kendileriydi, dönemin de meşhur müziği rock’tı. Öyleyse gençlere rock nasıl yapılır göstermek gerekirdi. Bunu da yaptılar. İlk albümden 2 sene kadar sonra “Dört Renk” albümlerinde bugün bile grev meydanlarında, parti mitinglerinde durmaksızın çalan ‘Bir Şey Yapmalı’ şarkısıyla “kral çıplak!” deyiverdiler. Moğollar’ın asla tavizi yoktu, kimseden çekinmeden sözünü tıpkı bir aşık edasıyla sahnede söylüyor, şarkılarında toplumdaki tüm haksızlıklara, gündemdeki çarpıklıklara yüksek perdeden karşı çıkıyordu. Gençlerin isyanı, Cahit Berkay’ın bağlamasının tellerine; Taner Öngür’ün kemik gibi bas melodilerine karışıyor, Yörükoğlu’nun vurduğu bagetlerde çınlayıp, Ersöz’ün hammond org’larında hayat buluyordu. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi Türkiye’yi dolaşıp, bu toprağın sazını sözünü bu toprağın insanlarına duyuran Moğollar, 1998’de bu sefer de 30. yıllarını kutladıkları bir albüm çıkardılar. “30. Yıl” adını verdikleri albüm yine protest parçaları barındırırken o dönem Bergama’da siyanürle altın arama faaliyetleri toplumda olduğu gibi grubun canını çok sıkmış olacak ki ‘Ölüler Altın Takar Mı?’ şarkısı grubun en progresif ve toplumcu şarkılarından biri olmuştu. Aradan 26 yıl geçmesine rağmen değişmeyen şeylerden biri olan bu doğa katliamları, şarkının konserlerde en yüksek perdeden eşlik edilen şarkı olmasına sebep hâlâ.
Yeni milenyumun başlangıcı, bir diğer Karaca’nın Moğollar’a katılışı, gizli Ankara kaydı…
Bizleri neyin beklediğini kimsenin kestiremediği, hatta 2000’e girerken tüm bilgisayar sistemleri çökecek denilen yeni bir milenyuma Moğollar da kendilerini yenileyerek girmek istemişti. 2000 yılı, Moğollar’ın 32. yılını kutlayacağı bir yıldı ve ekip kolları sıvayarak o zamana kadar yaptıkları şarkılardan seçtikleri parçaları stüdyoda yeniden kaydettiler. İçinde Ağrı Dağı Efsanesi, Düm-Tek, Dinleyiverin Gari, Bir Şey Yapmalı, Çığrık, Dağ ve Çocuk, Issızlığın Ortasında gibi hit parçalarının olduğu albüm, “Moğollar 1968-2000” adıyla o dönem hem kaset hem de CD olarak raflarda yerini almıştı. Üstelik bu albümde Taner Öngür’ün 1992 yılında çıkardığı ‘Alarm’ şarkısı da kendisinin sesinden yer alıyordu ki Moğollar bu şarkıya daha sonra 2009 yılında yine Emrah Karaca’nın sesiyle yeniden hayat verecekti. Grup, 2000’lerin başından itibaren üretimlerine ve konserlerine hiç ara vermeden devam etti, duruşlarından bir an bile olsun sapmadan yollarında giderlerken 2000’lerin ilk yıllarına bir yeni albüm daha katıverdi. Dönem epey çalkantılıydı; Türkiye’de değişen yönetimin ardından gelen yankılar sürüyordu. 2001’deki ekonomik krizin yaraları sarılırken, hemen sınırımızda ABD’nin Irak’ı işgali baş göstermişti. Moğollar da tüm bunların duyarlılığıyla 2004’te çıkardığı “Yürüdük Durmadan” albümünde bu konulara eğilecekti elbette. Çölde Gökyüzü ve Hortumcu Dayı gibi şarkılar, Moğollar’ın yeni albümünde en göze çarpan şarkılarıydı ve albüm dönemin rock anlayışıyla paralel bir düzlemde ilerliyordu. Anadolu’yu bir kenara bırakmamışlardı tabii ama grup bir yenilenme sürecinden de geçiyordu ve bu süreç sound’larını da etkilemişti. Tüm bu olup bitenler yaşanırken, Taner Öngür ve Cahit Berkay artık şarkılarda vokal yapmak yerine enstrümanlarına odaklanmak istiyordu ve gruba da genç bir kan gerekti. Her konserde dedikleri gibi “ellerine doğan” genç bir ismi sahneye taşımak da abilerinin göreviydi ayrıca. Cem Karaca’nın oğlu Emrah Karaca da tıpkı babası gibi gürül gürül sesiyle müzik çalışmaları yaparken Moğollar’dan gelen çağrı üzerine 2007’de ilk kez Moğollar ile sahneye çıktı. Bu birleşme Moğollar’ı da gençleştirmişti elbette. Hem yıllar sonra yeniden bir Karaca ile sahne alacaklar hem de işi gerçekten vokal olan birisiyle çalışacaklardı bundan sonra.

Ekip hiç vakit kaybetmeden bu kadroyla stüdyoya girdi. Ancak talihsiz bir gelişme de hasıl olmuştu beraberinde. Grubun bel kemiklerinden Engin Yörükoğlu, kanser teşhisi alınca Utku Ünal grubun ikinci davulcusu olarak hem Moğollar’a hem de albümün kadrosuna katıldı. “Umut Yolunu Bulur” adlı albümlerinde artık hem Cahit Berkay hem de Emrah Karaca olmak üzere 2 vokal birden şarkı söylüyordu. Ağırlıklı olarak Emrah Karaca’nın söylediği şarkılarda yine politik ve sosyal olayları duyuyor, Moğollar’ın alıştığımız ana tarzını daha fazla hissediyorduk. Taner Öngür’ün 1992 çıkışlı ‘Alarm’ının bir kez daha Karaca sesiyle düzenlenmesiyle hâlâ dünyaya karşı duyarsız olmadığını da gösteriyordu Moğollar. 2009’un son günlerinde çıkan albümün heyecanını yaşarken Moğollar, 23 Nisan 2010 tarihinde büyük bir şokla sarsıldı. Uzun zamandır kanser tedavisi gören Engin Yörükoğlu, mücadelesini kaybetti ve aramızdan ayrıldı. Özellikle Cahit Berkay ve Taner Öngür için oldukça büyük bir yıkım olan bu olayın ardından Utku Ünal da işlerinin yoğunluğundan gruptan ayrılınca bugün de sahnede birlikte çalıştıkları Kemal Küçükbakkal, Yörükoğlu’nun koltuğuna oturdu. Grubun en küçük üyesi olarak lanse edilen Küçükbakkal, selefinin çaldığı en zor partisyonların bile hakkından geliyor sahnede ustaya bir saygı duruşunda da bulunuyordu. Moğollar için 2009’dan sonra yeni kadrosuyla yeni bir sayfa açılıyordu. Ancak herkes daha fazla üretim beklerken grup, 2009’dan sonra yeni bir üretim yapmadı. Taner Öngür’ün deyişiyle “hantal çalışan bir fabrika” olan Moğollar, bu süre zarfında birçok özel projede cover çalışmalarıyla da yer aldı ama herkes “Moğollar’dan ne zaman yeni bir şarkı duyacağız?” sözünü de hiç düşürmedi ağzından. Bu bekleme sürecinde 2016 yılında herkesi heyecanlandıran bir kayıt da yine İzzet Öz’ün arşivinden ve yıllar sonra gelmişti. İzzet Öz, 2 Şubat 1973 yılında Cem Karaca ve Moğollar’ın Ankara’da verdikleri bir konserin ardından stüdyoda kaydettikleri kaydı yıllar sonra arşivinde bulunca, bunu hemen Moğollar’a gösterdi ve tamamı canlı kaydedilmiş bu performans CD ve plak olarak dinleyicilerle buluştu.

Anatolian Rock Revival Project tarafından illüstrasyonlarla süslenen ve Cem Karaca’nın el yazısıyla yazdığı metinlerin eklendiği insert öğeleriyle göz dolduran albüm koleksiyonerlerin arşivine girdi ve bu rock tarihimiz için epey önemli bir gelişmeydi.
50 yıl sahneye nasıl taşınır?
2017 demek Moğollar’ın da dolu dolu 50 yılını kutlayacağı yıl demekti. Bu doğrultuda Moğollar’a yakışacak bir gece tertip etmek de gerekirdi. Nitekim öyle de oldu; Moğollar, 9 Şubat 2017 akşamı tam 3.5 saatlik bir konserle sahneye çıktı. Konserde kimler yoktu ki… Teoman, Hayko Cepkin, Ezhel, Harun Tekin, Duman, Nejat Yavaşoğulları, Hüseyin Turan, Bülent Ortaçgil ve daha fazlası. Tüm bu isimler Moğollar’ın efsanevi 50 yıllık şarkılarına can verdi ve tüm bunlar olurken grup üyeleri bir an olsun bile yorulmak bilmeden makine gibi performanslarını sergiledi. Konsere gelenlerin bile yorulduğu bu gecede delikanlılar, tarihlerini cayır cayır sahnede bir kez daha yazmış oldu.
Anatolian Sun ve günümüz…Moğollar, tam da “yeni bir şey yapmıyor” derken, 2020’nin başında hep birlikte Hollanda’ya gideceklerini öğrendik. Yolculuk sebebi de epey hayırlıydı. Grup, Hollanda’nın Haarlem şehrindeki Artone Stüdyoları’nda ilginç bir kayıt sistemiyle yepyeni bir albüm hazırlayacaktı. Albümün prodüktörü BaBa ZuLa’dan Murat Ertel’di ve BaBa ZuLa da aynı sistemle bir albüm kaydetmişti bu stüdyoda. The Beatles’tan Elvis Presley’e kadar sayısız ismin kayıt yaptığı buranın alametifarikası, kayıtlarda çalınan her şeyin Cahit Berkay’ın deyişiyle “sevabıyla günahıyla” direkt plağa aktarılmasıydı. Yani araya hiçbir düzenleme girmiyor, grup ne çalıyorsa biz de plakta onu duyuyorduk. Bu, hem büyük bir meydan okumaydı hem de duyacağımız Moğollar’ın canlı performansına en yakın bir kayıt olacaktı. Şarkı listesi epey genişti ve albüm 2 plaktan oluşacak kadar geniş bir süreye sahipti. Moğollar, öncesinde provalarını tamamlayıp stüdyoya girdi ve 2 gün gibi kısa bir sürede 4 yüzden oluşan 2 plağı hızlıca kaydediverdi. Ancak araya pandemi girince hem albümün çıkışı çok uzadı hem de yeterli PR yapılamadı. Albüm tabii ki Moğollar kalitesini yüze çarpan izler taşıyordu fakat yine gruptan yeni bir şarkı duyamamıştık. Bu da heyecanla bekleyen Moğollar hayranlarının hevesini biraz kırmıştı.
57 yıllık bir tarihi kısa bir yazıyla anlatmak tabii ki mümkün değil. 100 yıllık cumhuriyetin 57 yılına, yaptıkları müziklerle damga vuran Moğollar, şüphesiz ki Türk Rock tarihinin en büyüklerinden. O dönem açtıkları yol, kendilerinden sonra gelenler bir yana dursun, kendilerinden sonra gelenlerden sonraki nesle bile rehberlik etmekten geri durmuyor. Moğollar, 3 yıl sonra 60 yaşını görecek; biz de bu grubun yolculuğuna tanıklık ettiğimiz için kendimizi hem çok şanslı hem de ayrıcalıklı hissetmeye devam edeceğiz. Ne diyelim, “iyi ki varsınız ajanlar!”


