Batıkan Baksı ile Beat Talks serimizin ilk ayağını The Populist’te gerçekleştirdik ve ilk konuk olarak Hayko Cepkin’i ağırladık. Kendisinin şu sıralar Okan Bayülgen ile oynadığı Drakula oyunundan, 20 yıldır sektördeki yerine kadar uzun uzun konuştuğumuz sohbetimize sizi de alalım!
Okan Bayülgen ile olan dostluğunuzu biliyoruz ama bunun sahneye taşınacağını aslında pek hayal etmemişizdir zamanında. Birlikte aynı sahneye çıkma fikriniz nasıl oluştu?
Aslında biz de tahmin etmezdik. Arada derede muhabbetlerimiz, telefon görüşmelerimiz oluyordu Okan Bayülgen ile. Tam benim Jekyll and Hyde dönemimin başladığı günlerde, sanırım bir hafta olmuştu; Okan beni aradı. Dedi ki “Haykocuğum, sana bir teklifim var, aklın çıkacak!” “Nedir abi?” dedim. “Richard diye bir oyun yazdım, onda beraber olacağız” diye devam etti. Ancak ben de Jekyll and Hyde’a başlayacağımı dile getirince bir an bir sessizlik oldu ve “çok yakışacak lan o sana!” dedi bana. Bir yandan sevinirken bir yandan da kendisiyle olmayacağım için çok üzüldü, “beni yalnız bıraktın, benimle olmadığın için sana kızıyorum” dedi. Üzerinden 2 yıl geçti, sektör Jekyll and Hyde’ın yarattığı etkiyi görünce, peşi sıra bir sürü o tarz oyunlar çıkmaya başladı. Yeni bir kapı açıldı aslında. Şu görüldü; hep aynı oyunların, aynı isimlerin, aynı sahnelerin döndüğü bir sektörde bir adam geldi ve Jekyll and Hyde gibi bir Broadway müzikaliyle ortalığı yıkmaya başladı. Hani bir ara herkes lokmacı açıyordu ya, şimdi de herkes müzikal yapmaya başladı.
Yeni bir oyun yapılacağında da Drakula, Frankenstein gibi ne kadar canavar adam rolü varsa benim oynamam için teklif gelmeye başladı ben Jekyll and Hyde’ı bıraktıktan sonra. O dönem 3-4 farklı yapımcıdan Drakula’nın sahneye konulacağına dair bilgi alıyordum. Sonra öğrendim ki Okan Bey de Drakula’yı komple kendi yorumuyla yazacaktı. Yazdı da, böylece Okan ile birlikte hayata geçirdik.
Buluşmamız iki sene kadar gecikse de çok başarılı ve kıymetli şekilde ilerliyoruz. Şu anda ekonomiyi ve günümüzdeki şartları düşündüğümüzde sold out bir oyuna imza atmak çok zor bir şey. Ama sen de 20 yıllık geçmişime tanık olmuş ve neredeyse tüm röportajlarıma hasıl olmuş biri olarak biliyorsun ki hep stratejik ilerleyen biri oldum. Kariyerimin en olgun olacağı yılları tasarlayarak, hesaplayarak yolculuğumu sürdürdüm. Bu yolculukta her yerde gözükmemek, her yere atlamamak, her işi yapmamak, yapabildiğim kadarıyla en iyisiyle karşınızda olabilmek, yapacağım işi seçmek, size göstereceğim şeyi seçerek sunmak gibi idealist tavırlar içerisinde oldum yıllar boyunca. Şimdi ben bunun ekmeğini yiyorum ve yine şu an görsel sanatlar içerisinde kanlı canlı, hatasıyla sevabıyla bir sahne üstünde seyircinin karşısında olduğum için ikinci kez mutlu ve gururluyum.
Bazı zamanlarda yakın olduğumuz insanlarla iş yapmak sıkıntılı olabilir, ilişkilerimiz aksayabilir. Okan Bayülgen ile normal hayatında böylesine yakın olup, bu yola çıkarken hiç endişe ettin mi, ya hukuğumuza zarar gelirse bu işten sonra diye? Nasıl orta yolu buluyorsunuz çünkü ikiniz de mükemmeliyetçisiniz bildiğim kadarıyla.
Biz onu şöyle tanımlıyoruz: İşinde rockstar olan iki kişi bir araya geldi. Mesela Okan Bayülgen’in televizyondaki hâlinin bir benzeri daha var mı? Yok. Yani Okan Bayülgen işinde tek. Ben de kendi alanımda tekim. Ve bu işi tek hâle getirebilmek için belirli egolara sahip olman gerekir. Bunlar yönetim isteyen şeylerdir. İkimiz de kendi içimizde mükemmelliyetçi, hassas, gıcık, uyuz. Birinin yaptığı bir şeyde mutlaka sopasını saklaması gerekiyordu. Biz bu dengeyi çok iyi kurduk. Hep söylüyorum, zor bir prova süreciydi çünkü hep çatışmalarımız oldu. Karşımda hem oyuncu hem de yönetmen Okan Bayülgen vardı ve aslında daha iyisini ne kadar çok istediğimizi birbirimize doğru anlatarak tartıştık. Bu tartışmaları da dostluğumuza zeval verecek şekilde yapmadık tabii. Her ne kadar sinirli, mükemmeliyetçi insanlar olsak da birbirimize duyduğumuz nezaketi de ortaya çıkardık. Bu yüzden hiçbir sıkıntımız yok. Çok mutluyuz provalarda birbirimizi yer yer hırpaladığımız için. Şimdi iyi bir felsefi oyun oynuyoruz seyircinin karşısında.
Peki sence ortak yapılan bir işte tartışma ne kadar önemli, bir sürü insanın olduğu bir sistemden bahsediyoruz, amiyane tabirle her şey laylaylom giderse o işin başarılı olma ihtimali ne?
Bence çok zor. Oyunlar var görüyoruz, hazırlanıyorlar ama çok mutlular ve çok mutlu çalışıyorlar. Çatışma yok, güreşmiyorlar kendi aralarında. Mesela bizim oyunun başlangıcına bir hafta kala bile ezber sıkıntılarımız vardı, oturmamış kısımlarımız vardı. Oynadıkça aslında bazı şeyler oturmaya başladı. Tempoyu hızlandırmaya başladık, oyun çıktı ve yavaş yavaş oturdu. Oynadıkça da pişme süreci devam ediyor elbette. Muhtemelen 10 oyun sonra daha başka bir şey çıkmış olacak. Demek istediğim çatışmadığınız işler, çok beğenilebilecek bir fikri söylemeyip içinizde saklamak gibi geliyor bana. Tabii ki her fikri sunmanız gerekmiyor, bazen ağzını büzmen gerekir ama doğru bir şey hissediyorsan da onu söylemekten kaçınmaman lazım. Neticede bunlar işin doğru olması için, gelişmesi için yapılan şeyler.
Sen kontrol delisi birisin kendi solo işlerinde kontrol senin elinde ama tiyatro sahnesinde kolektif bir durum var, nasıl başa çıkıyorsun bu durumla? Hatta senin karşındaki oyuncuların repliklerini bile ezbere bildiğini duymuştum doğru mu?
Genel olarak hep böyle ilerliyorum zaten, Jekyll’da %100’ünü biliyordum. Drakula’da benim olmadığım sahneler var ama yine de %70’ini biliyorum repliklerin. Onun dışında her şeyi kontrolüm altında tutmadan kendimi daha serbest bıraktığım yerler de var. Çünkü mesela örnek vereyim, burayla Batıkan ilgileniyor, Batıkan’ın görevi ve onun işine bulaşmayayım diyorum. Bir de zaten işinde iyi oyuncularla oynuyoruz, onlara gidip de benim bir şey söylemem pek mümkün değil. Ben teknik kısımlardaki konulara daha çok kontrol manyağı olarak dahil oluyorum.
Senin kendi sahnende de yoğun bir makyaj ve hazırlık sürecin var ve aynı zamanda Drakula’da da kostümlerinle makyajın epey emek istiyor. Konserlerden alışıksın gerçi sen bu tempoya ama. Sahne öncesi hazırlığın nasıl sürüyor?
Drakula kulisine çok sakin diyemem ama bizim kendi kulisimize göre daha sakin. Ama bazen de bizim kendi kulisimiz Drakula’dan daha sakin olabiliyor. Kendi konserlerimin kulisinde biz bir freak show yapıyormuşuz hissi taşıyoruz. Düşünsene makyajlı, etekli adamlar; garip görüntülü çocuklar sahnede. Aynı zamanda Drakula da bir freak show aslında. Tertemiz yüzlü, harika çocuklar ya da şahane kadınlar gibi bir durumumuz yok. Herkes vampir ya da zombi gibi dolaşıyor. Ben Van Helsing rolünde onlardan daha çok insan görünümünde olmama rağmen, ölmemek için çeşitli ameliyatlar olarak hayatını idame ettiren bir manyak olduğum için bunun çok sağlıklı olmadığına kanaat getirip ona göre bir makyaj tasarladım. Sokakta göremeyeceğiniz tiplerin sahnede olması gerektiğini söylüyorum, ona göre bir şeyler yarattık. Fakat genel olarak Drakula kulisinde daha rahatım, son zamanlarda kendi kulisimdeki kuralları da oraya taşımaya başladım.
Sürekli aynı işi yapınca bir yerden sonra insanda bir körlük de oluşuyor (her ne kadar sen sürekli kendini değiştirsen de) yaklaşık 3 senedir bir yandan tiyatroya yönelmek senin zihnini başka taraflara götürüp bir ferahlık sağladı mı, ve bu müzik kısmını da besledi mi?
Tabii ki bir kere hiç güvenmediğimi düşündüğüm hafızamın çok iyi çalıştığını fark ettim. O açıdan çok mutluyum. Çünkü koskocaman text’i bellemelisin. Mesela Okan Bayülgen, tam bir yönetmen gibi takıldı. Jekyll and Hyde’da bir düsturumuz yoktu, kafama göre oynuyordum. Okan Bey’in istediği bir motto var, onun dışına çıkamıyorsunuz. Tempolu konuşmalar, süratli giriş çıkışlar, tonlamalar vs. Bunları eze eze çalıştık ve benim için başka bir kapıyı açtığı, hafızamın içindeki bir dolabı araladığı için beni sevindiriyor. Şimdi mesela ufak ufak tiyatro textini okuyup, hızlı ezberleme düsturunu öğrenmeye başlıyorum. Bundan sonraki oyunlarda ezberim bir tık daha kolay olacak bence. Tiyatrocu arkadaşlarımı merak ederdim örneğin, koca koca senaryoları hemen ezberliyorlardı, nasıl olduğunu sorduğumda “abi bu bir refleks” diyorlardı. Bu refleksi hayatıma katıyorum şimdi.
Drakula aslen temelinde ölümü ve ölümsüzlüğü konu alan bir hikaye. Van Helsing’in ölüme bakış açısıyla Hayko’nun bakış açısı arasındaki farklar neler? Sen de zamanında ölüm üzerine bir albüm yaptın sonuçta, bu konudaki fikirlerini az çok biliyoruz.
Hiç alakamız yok. Van Helsing karakterinin çözümlemesi için 15. oyunu falan bekliyorum. Seyircinin genel olarak ne seyrettiğini, neyi arzuladığını, neyi anlamadığını ya da anladığını gözlemliyoruz şu an söyleşilerde. Bununla ilgili de bir kitapçığa ihtiyacımız olduğunu anladık. Çünkü oyunun içerisindeki sekiz karakterin hepsinin de tarihte bir ismi ve yeri var. Bunların yerlerini bilmiyorsanız ki bilmemeniz çok normal, ben bile oyunla beraber öğrendim. Bunun için de o kitapçığı yaptık. Oyundan önce kitapçığı açıp karakterlerin yerlerini gözlemleyebilir ve daha iyi anlayıp bir artı puan yazabilirsiniz. Daha sonraları da sosyal medyada karakterlerin birbiriyle olan ilişkileriyle alakalı bir anlatım yapacağım, o zaman bir tık daha anlaşılacak. Mesela bize hep Drakula için kötü adam anlatımı yapılmıştır. Halbuki Drakula, içeride oturmuş ölmeyi bekleyen bir filozof. Van Helsing de tam tersi ölümsüzlük arzusu içerisinde olan, 123 yıl yaşamak için çeşitli organ makineleriyle kendisini daim ettirmeye çalışan ve bunu Tanrı’ya ve adalete olan inancıyla birleştirip kendi kafasında bir yere sabitlemiş birisi. Yani iyinin kötü, kötünün iyi olduğu bir hikaye.

Yıllar önce sahneye çıkarken kullandığın intro “dünya bir oyun sahnesi” diye başlardı. Aslında buradan senin, hayatı bir oyun sahnesi olarak kurguladığını anlamıştık. Peki senin oyun sahnenin kuralları ne, hayatını oyunlaştırmak sana nasıl bir rahatlık sağlıyor?
Kendi hayatımda kurallarım çok nettir. Mesela konserim olduğu için erken yatacağım, doğru saatte kalkacağım. Eğer 16.30’da orada olacaksam 8 ya da 9 gibi uyanırım, sıcak bir duş alırım ardından iki saat daha uyumaya çalışırım. Uyku önemli, mutlaka uyurum. Ondan sonra giyinirim, olmam gereken saatte orada olurum. Prova saatinde de provanın hazır olmasını isterim. Yani bende her şey bir çizginin üzerinde olmak zorunda. Evimde de böyle. Hayvanlarım doğru saatte yemeklerini yiyecek, doğru saatte temizlenecekler. Sokaktan geçen traktöre havlanacak. Ben kapıdan giriyorsam, eşek bağıracak. Değişkenim çok yok, hayatımda doğaçlamayı da sevmem. Yapacağım zaman o doğaçlamayı da düşünürüm, bunun bana iyi gelip gelmeyeceğini göz önünde bulundurarak hareket ederim. Mesela beraber bir arabaya binelim, sen bana hedefi söylemezsen ben hareket etmem. Ama nereye gideceğimizi söylersen direkt gideriz. Ama çantasını alıp gidenlere de çok gıpta ediyorum, bir yere gideyim, orada yemek yiyeyim; yolda bir motel bulayım kalayım. Ama hayal tabii.
Biraz da müziğe geçmek istiyorum artık…
Bugün baktığımızda Sakin Olmam Lazım’ın üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen hala en çok dinlenen albümlerinden birisi. Peki sence Sakin Olmam Lazım’ın bu kadar seviliyor olmasının sebebi neydi, her ilk albüm bu kadar sevilmez neticede.
Bağırmıyorum ya ondan. (Gülüyor) O albüm tam olarak rock ve brutal kültürünü sevmeyen insanların çok hoşuna giden, Kral TV’nin de öyle devam edeceğini düşündüğü için yanlışlıkla ödül verdiği bir albüm. İkinci albümle beraber hiç çağırmadılar zaten.
İlk albümün Sakin Olmam Lazım çıkalı 20, İstanbul’u terk edeli 14 yıl oldu; peki merak ediyorum Hayko gerçekten sakinleşebildi mi? İkisini birbirine bağlamamın sebebi aslında sakinleşme isteğin İstanbul’u terk etme sebebindi, hayatın şu an istediğin sakinlikte mi? Yoksa hâlâ devam ediyor mu sakinleşme sürecin?
Evet ediyor. Evimin olduğu bölgede çok sakinim. Ama mesela İstanbul’a geldiğimde hemen taşikardik süratim başlıyor. Daha burada geçen 2.5 aylık Drakula provasının yorgunluğunu, stresini atamadım üstümden, fazla yoruldum. Ama evime gittiğim zaman orada bir sükunet sistemim var. Sessiz ve sakin. İstanbul’da yaptığımız her şey çok hızlı, otelde kaldığın zaman şehrin devasa bir uğultusu var ve bu çok rahatsız edici. Çok yüksek bir desibelle karşı karşıyasın. Bu ses uykunu bile mahveder, iyi uyku uyuyamazsın. Ben buraya çok dinlenmiş ve sakin bir suratla geliyorum, pembe pembe yanaklarla. 3 gün içerisinde değişiyor yüzüm, gözlerimin altı morarıyor. İstanbul, çalışma merkezi. Burada çalışacaksınız, biriktirebiliyorsanız biriktireceksiniz ve doğru yaşa geldiğinizde kendinizde cesaret bulabiliyorsanız kararlarınızı alıp doğru hamleyi yapacaksınız. Ben geç mi erken mi bilemem ama doğru zamanda gittiğimi düşünüyorum.
Solo çalışmaya başladığın dönemin en başına gittiğimizde işlerin kusursuz olması konusunda çok ince eleyip sık dokuyordun çok hırslı bir şekilde, seneler geçtikçe ve sen daha da profesyonelleştikçe bir şeyleri daha akışına bırakmaya başladın mı? Yoksa bir gün bile rehavete kapılmadan ilk günkü gibi mi ilerliyor her şey?
Salmam imkansız. Evet, saldığım haftalar ve aylar var. Ama sonra çok ağır şekilde geri çektiğim zamanlar oluyor. Çok yoğun olup kafamın yorulduğu zamanlar. Çok değişken bir yapıya sahibim. Yani şu anda çok eğlenirken burayı dağıtabilirim, birden hüzünlenebilir ağlayabiliriz. Sonra tekrar güldürebilirim. Yani biraz bipolar bir durum. Bana sosyal medyanı sen mi yönetiyorsun yoksa bir menajerle mi konuşuyorum diye soruyorlar örneğin. Diğer figürlerle karıştırıyorlar beni. Biz ajanslarla çalışan insanlar değiliz, kimseye kolumuzu hiç kaptırmadık. Kimseye de bağlı değilim, istediğimi yaparım. Bu sebeple de sosyal medyamı kendim idare ederim, kendim görürüm, kendim cevaplarım.

Hayatında büyük bir tempo var, önceden de böyleydi; koca bir kış tüm Türkiye’yi gezdiğin turneler veriyordun. Ama şimdi işin içine tiyatro da girdi. 1000 kişilik konserler veriyorsun, ardından 1000 kişilik salonlarda oynuyorsun. Zaman yönetimini nasıl becerebiliyorsun, disiplinine hakimim ama yine de nasıl biri diğerine karışmıyor mesela?
Şöyle anlatayım. Bir kere çok yüksek adrenalinli bir konser oldu, kulise indiğimiz zaman da geçmedi bu adrenalin. Ertesi gün de bitmedi. Ardından Drakula için İstanbul’a geldim, geçmedi ya adrenalin; konser modundayım ben, hiç oyun modunda değilim. Konserlerde de ses yüksekliğini artırdık, tonmeister’ımız Tayfun Öksüz’ümüz geri döndü. Gürül gürül bir sesin ardından Drakula’da sesin az olduğunu düşündüm, halbuki ses aynıydı. O gürültünün ardından Drakula’da mood’a giremedim. Oyunu da Hayko Cepkin olarak oynadım o gün. O tip bir yüksek adrenalinle bir konserden tiyatro sahnesine geçiş biraz zor, onu iyi bastırmam lazım kendimde. Ama Drakula’da ne yaşarsam yaşayayım, kendi konser sahnemi etkileyemez.
Yalnızlığım, sizin aptallığınızdan bir kaçış diye bir söz var Drakula’da. Senin Siren şarkındaki “beni kimler sorduysa sizi görüp gülüp gitti deyin” sözüne çok benzettim bunu. Yalnızlık konusuna gelecek olursak 20’lerindeki Hayko’yu da düşününce sen hep “dostlarım bir elin parmağını geçmez” derdin, şimdi nasıl etrafın? Şimdi daha fazla seviliyorsun, daha çok insan tarafından benimseniyorsun peki hayatındaki insan popülasyonu ne durumda?
Hiç değişmedi. Bence siz de değiştirmeyin bu tarz rutinlerinizi. Hayatınıza mutlaka yeni birini katmak istersiniz, yeni arkadaşlar güzeldir de ama artık her şey çok değişken. Bu sektörden çok yakın arkadaşlarım ve dostlarım var demiştim. 20 yıl içerisinde bunlarda da değişkenlik oldu. Yani sektörde çok sevdiğimiz; beraber yediğimiz içtiğimiz, aynı lokmayı yuttuğumuz arkadaşlarımız da zaman içerisinde büyüdüler, geliştiler, fikirleri değişti, evlendiler, çocuk sahibi oldular, fikir değiştirdiler, yön değiştirdiler vs. Elenmeler oldu hâliyle, gittiler. Ama zaten gerçekten bir elimin o beş parmağındaki insanların hepsi aynı yerde duruyor.
Hazır yıllardan bahsetmişken, ilk albümünden bu zamana benim jenerasyonum da dahil bir sürü farklı jenerasyona şahit oldun. 1970’lerden 2010’lara kadar farklı 10 yıllarda doğmuş insanlar seni dinliyor, konserlerine geliyor, peki neler değişti sence seni dinleyenleri gözlemlediğin kadarıyla?
Bizim genel seyirci profilimiz 12-55 yaş arası. Mesela ilk çıktığımda 20 yıl önce 30’unda olanlar şimdi 50’lerinde olduğu için böyle diyorum. Burada düşünmek gereken şey şu: Yeni jenerasyona hizmet etmek mi yoksa kendi jenerasyonunu alıp seninle beraber sürüklemeye devam etmek mi? Ben ikincisini tercih eden bir karakterim. Ama yapmış olduğumuz müzik ve sahne şu anda yeni nesilin de ilgisini çekebilecek bir potansiyele sahip. Aslında yeni dünya da biraz gariplik peşinde olduğu için biz o doygunluğu sağlayabildiğimizi düşünüyoruz. Ama yine de buna hitap etmek amacıyla yapmıyoruz. Çünkü zaten biz 20 yıldır bunu yapıyoruz. Bizim için değişen bir şey yok, gelirlerse hoş gelirler, gelmezlerse de biz zaten kendi jenerasyonumuzla yürüyüp gideceğiz. Bizler seçilen projeleriz, insanlar bizi dinleyebilmek ve seyredebilmek için emek verdi. Kasetini bulamıyor, klibin yayınlanmıyor. Mersin’de yaşıyor mesela, 16 yaşında nasıl gelecek? Bizim gitmemiz, kendi emeğimizle yapmamız lazım. Hep söylüyorum, 20 sene öncesinden beri beni takip etmiş, benimle bir yola girmiş, benimle beraber olmuş insanlar bizim kanımızdan canımızdan gibidir. Her yıl istatistiki olarak 1-1.5 milyon seyirciye ulaşıyorum. Çok büyük bir sayı. Her çıktığım yer biletleri full satabiliyorsa, demek ki doğru bir planlama içerisindeyim. Ekonominin bu kadar kötü olduğu bir ortamda hem tiyatro hem de konser biletlerim sold out olduğu için organizatörler de bizi aramaya başlıyor ki bizden ekmek yesin ama ben herkesle çalışmıyorum. Çünkü benim hayatım, sektörde var olmayan bir şeyi hayata geçirdiğimiz ve yaptığımız şeye inanılmadığı için intikam alarak geçti. Ben sektöre öfkeli bir adamım ve bu öfkeyi 20 yıldır zerre kaybetmedim. Ben bildiğim yolda, bildiğim stratejide, beni sevenlerin kalbini kırmayacak sahnelerle onlara hizmet ederek hayatıma devam edeceğim.
Peki 2025 yılında neler olacak? Hem senfonik hem de normal performanslarına devam edeceğinden ve hatta büyük de bir Türkiye turnesine çıkacağını söylemiştin geçen yılın son günlerinde. 2025’i nerelerde göreceğiz sizi?
Çok yoğun bir turne planı var. Çok zor bir ekonomik dönemin olduğu 2025’te, çok zor bir plan yapma kararı aldık. An Epic Symphony ile beraber bir Anadolu turnesi yapacağız. Biz normalde 29 kişilik bir ekibiz, 100 kişinin de senfoniyle geldiğini düşün bir de. Bunu biz Batı ve Anadolu diye ayırdık. Drakula da çok başarılı gittiği için Drakula ile de aynı planı yapmayı düşünüyoruz. Anadolu’da bazı mekanları gözümüze kestirdik, elektrik versiyon olarak da yani senfonisiz de gidebiliriz dedik ki bu da bize yüklü ve ağır temposu ola bir turne planı çıkarıyor. Bir yaştan sonra en çok istediğimiz şey sağlık. Sağlığımız yerinde oldukça her yere gidebiliriz. Çünkü her yerde aynı performansla, aynı kudretli şekilde seyircimizin karşısında olmak gibi bir takıntım var ve bunu yapacağız.
Ve tabii son olarak birçok kişinin merak ettiğini ben de merak ediyorum yeni şarkılar ne zaman geliyor?
Öncelikle 20. yıl dolayısıyla kombo bir albüm çıkarma niyetindeyim. Stadyum konserimizi kaydettik zaten, orada 33 şarkı çaldık. YouTube’ta olan An Epic Symphony konserimiz çok seviliyor, onu da dinlemek istiyorlar bu yüzden o da gelecek. E pandemide kaydettiğim Karantina Günlüğü de şarkıların bambaşka bir boyutunu yansıtıyor. Canlı performanslarıyla övünen birisi olarak, performansımızın ham hâlini sunacağım, 70 kadar şarkılık bir set olacak. Geçmişimle bugünümden sonrasına bırakabileceğim en büyük hatıram diyebilirim. Çünkü stüdyo kayıtları eski kalıyor. Evet, hatırası olabilir ama benim için son hatıra budur. Mart’ta çıkarabilirim diye düşündüm, belki doğum günüme denk getiririm. Ya da Mayıs belki, böylece 20. yıl kutlaması yapmış oluruz. Bundan sonra albüm yapmayacağım deyince kimisi “bundan sonra üretmeye devam etmeyecek misin?” diyor. Etmez olur muyum? Müzikten uzak kalmam imkansız! Ama bu kadar yoğun bir konser temposu içerisinde olmayacağım. O zaman da enstrümanımın başına geçip tekrar üreteceğim. Doğru yerde, doğru zamanda yani.
Peki 3 yeni şarkı stüdyo kayıtlarıyla mı gelecek?
Evet stüdyo kayıtlarıyla birlikte gelecek. Ki o şarkıların da stüdyo hâlleri 8 kez değişti. Konserde çaldığımız hâlleriyle stüdyodakiler çok farklıydı. Sürekli tempo değiştirdik. Belki de tekrar baştan stüdyoya girip onları revize edip toparlayabilirim.


