İstanbul Caz Festivali Direktörü Harun İzer, 10Haber Kültür Sanat Editörü İhsan Dindar’ın sorularını, Beatsommelier Mag için yanıtladı. Sohbetin içinde müziğin, İstanbul konser sahnelerinin ve 30 yılı aşan İstanbul Caz Festivali’nin yolculuğunu konuştular. Sohbetin sonunda Harun İzer’in koleksiyonundaki favori plaklarını da öğreneceksiniz.
İhsan Dindar: İstanbul Caz Festivali 31 yaşında. Bu yönüyle Türkiye’nin en eski caz festivallerinden biri. Caz odaklı baktığımızda dünyada durum ne? Daha eski festivaller var mı?
Harun İzer: Nice Caz Festivali var. 1948 yılından beri düzenleniyor. ABD’deki festivallerden de daha uzun soluklu. Bu festival günümüzde de devam ediyor. Ama bu Avrupa kültüründe olan bir şey. Londra ya da Paris’te kaç yüzyıllık dükkânlara denk geliyorsunuz. Ama son yıllarda Türkiye’de de Avrupa’da da festival sayılarında artış var. Teknolojinin gelişmesinin de bunda payı var. Hem Türkiye hem Avrupa’daki büyük kentlerin dışında da caz festivallerinin düzenlenmeye başladığını görüyoruz. Bunlara turistlerin de ilgisi yoğun oluyor.
Turist demişken; konuyu İstanbul’a bağlamak istiyorum. Tahminler geçen yıl olduğu gibi bu sene de İstanbul’un dünyanın en çok ziyaret edilen kenti olacağını öngörüyor. Hem İstanbul Caz Festivali hem de diğer etkinlikler bazında düşündüğümüzde bu tip kültür sanat etkinlikleri üzerine düşen payı alabiliyor mu?
Olumlu tarafından söyleyecek olursak bu, geliştirilmeye açık bir alan. Ne yazık ki çok da güçlü değiliz o anlamda. Ancak burada bizleri aşan noktalar var. Devletin bu yönelik politikaları olmalı. Baktığımızda evet, Avrupa’dan her yıl milyonlarca turist İstanbul’a geliyor. Onları buraya çeken pek çok sebep var. En başta da zengin tarihi mirası. Peki bu insanlar İstanbul’a müzik dinlemek için gelir mi? İşte orada devreye çok özel projeler giriyor. Ama bu tip projeler zaten Avrupa’nın belli başlı kentlerinde yapılıyor. Neticede o endüstrinin merkezi orası. Burada fark yaratabilecek unsur Glastonbury gibi festival içerikleri oluşturabilmek. Zengin bir sanatçı repertuvarıyla bu mümkün olabilir. Mevcut koşullarda Türkiye’de organizatörlerin böylesi bir ekonomik imkânı yok.
Peki ne yapılmalı?
Akla gelen ilk şey hemen bunun bir devlet politikası olması gerekliliği. Ancak esas mesele düzgün işleyen bir ekonomide. Dolayısıyla Roskilde Festivali’nde izleyebileceği sanatçıların sadece birkaçı için bu turistleri İstanbul’a çekemiyoruz. Bir seçenek daha var. Ancak o da uzun soluklu bir strateji. Kore buna güzel bir örnek. Kendi pop kültürlerini yarattılar. K-Pop benzeri bir T-Pop etkili olabilir. Aslında bunun için gerekli malzeme ve girişimler de var zaten. Türk saykedelik müziğin Avrupa’da bir karşılığı var. Ama ana akım haline gelemedi bu. Ben 1990’larda plak toplamaya başladığımda yurtdışında Erkin Koray, Barış Manço ve Cem Karaca gibi isimlerin albümleri Avrupa’daki dükkanlarda satılıyordu. Ama bunun geliştirilmesi için daha büyük çabalara ihtiyaç var.

“Müziğin doğasında melezleşme var”
Festivale geçelim yavaş yavaş. Türlerin birbirleriyle buluştuğu bir müzik ortamı var. Eskiye baktığımızda örneğin rock dinleyen poptan uzak dururdu. Şimdi bu muhafazakarlık azaldı. Festivallerde de bunu görüyoruz. Adında caz ibaresi olan festivallerde farklı türlerden müzikler de var. İstanbul Caz Festivali de bunlardan biri. Bu geçişkenliği eleştirenler de var. Buna yanıtın ne olur?
Müzik türleri kendi içlerinde tek bir yol izlemiyor. Türler birbirinden etkileniyor. Örneğin metalciler klasik müzikten etkileniyor ve ortaya bambaşka şeyler çıkıyor. Tüm bu türler zaten etkileşimle ortaya çıkıyor. Dolayısıyla müziğin doğasında bu kırılmalar ve melezleşmeler var. Dijital platformlar bu melezleşmeyi daha da mümkün kıldı. Bir tuşla binlerce şarkıya erişmek mümkün. Malezya’dan Brezilya’ya geleneksel veya modern müziğe erişmek mümkün. Dolayısıyla da bu gelinen nokta tek bir tarza bağlı kalmak mümkün değil. Caz festivallerine gelirsek; burada da iki temel akım ve görüş var. Birincisi daha muhafazakar bir yerde duran bir akım. Diğeriyse daha popüler veyahut ana akım işlere de alan açan festivaller. İkisine de itirazım yok. Cazın tarihine baktığımızda 1950 ve 1960’larda ana akım müziğe dönüştüğünü görüyoruz. 1970’lerdeyse daha füzyon işler karşımıza çıkıyor. Bu yıllarda Avrupa cazının da ivme kazandığını görüyoruz. İskandinav etkisi ve klasik müziğin cazın içine girdiği bir dönem bu. Sonrasında 1980’lerde ise bir öze dönüş eğilimi görüyoruz. Tüm bu değişimler yaşanırken “muhafaza edeceğiniz caz nedir?” sorusu da sorulabilir. Türkiye’de caz festivalleri yapılırken belli bir çizgi takip ediliyor tabii ki. Ama cazın bir köşesinde duran birine bir müzisyen için “bu caz mıdır?” diye sorduğunuzda “değildir” diyebilir. Ama bu soruyu müzisyene sorduğunuzda “evet, ben caz yapıyorum” der. Dolayısıyla burada da devreye bakış açısı giriyor. Sonuçta festivaller de geniş kitlelere ulaşmak için yapılıyor. O yüzden festival yaparken hem bir şeyleri muhafaza etmek hem de yeni insanlara ulaşmamız gerek. İstanbul Caz Festivali başında beri böyle bir festival. Hem ana akıma yer açmış, kitlelere erişmiş hem de cazın çok farklı örneklerine yer vermiş.
İstanbul Caz Festivali en başından beri yaz aylarında gerçekleşen ve geniş kitleleri hedefleyen bir festival. Eric Clapton, Massive Attack ve Björk gibi isimler İstanbul Caz Festivali kapsamında şehre gelmişti. Peki bu noktada bir duruşumuz var mı? Elbette var. Düz bir popstar konseri yapmıyoruz. Yapacaksak özel bir şey yapıyoruz.

Yani Dua Lipa’yı ancak özel bir projeyle mi görebiliriz?
Teoride evet. Ama tabii orada dev bir bütçe de söz konusu. Lady Gaga, Tony Bennett ile yaptı bunu. O projeyi Bennett hayattayken getirebilmeyi isterdik. Program için “bu caz mı?” diyenlerden ziyade adından caz ibaresi var diye “ben de cazdan anlamam” deyip mesafeli duranlar beni daha çok üzüyor. Daha popüler isimlerle biz bu kitleleri de festivale çekebiliyoruz. Festivaller her türe kapılarını açarsa “peki ama bizim cazımız ne olacak? Gerçek cazı nerede dinleyeceğiz?” diye düşünenler var. Bu tip yorumlar da alıyoruz. Ama biraz önce de dediğim gibi “gerçek caz” biraz tartışmalı bir konu. Bir müzik türünün yaşayabilmesi ancak karakterini koruyup değişebilmesiyle mümkün. Caz hâlâ yaşıyor ve farklı türlerle dönüşüyor. Bu yüzden o değişimlere de açık olmak lâzım. Müzik yaşıyor.
İki manşetlik isim
Festivalin bu yıl iki büyük manşetlik ismi var. Hatta onlar festivalin genel programından önce duyuruldu. Chris Isaak ve Gregory Porter. Bu yıldız isimlerin yanı sıra festival takipçilerini neler bekliyor?
Pandemi dönemi bizi farklı denemelere ve arayışlara yöneltmişti. Neyse ki o günler geride kaldı. Artık yeniden ayakta konserlerimiz de var; oturma düzenli konserlerimiz de. Şehrin özellikle Açıkhava alanlarını kullanmayı tercih ediyoruz. Kapalı mekânlarda da konserlerimiz var ama yazın ortasında düzenlenen bir festival olduğu için haliyle insanlar da dışarıda olmak istiyor. Harbiye Açıkhava Tiyatrosu her daim festivalin ana mekânlarından biri olmuştur. Dolayısıyla orada iki güçlü isim sunmak hedefiyle yola çıktık. Biri güncel cazın en önemli temsilcilerinden Gregory Porter, diğeriyse herkesin malumu Chris Isaak. 4500 koltuk kapasitesine sahip bir yer orası. Öyle olunca o mekânın da hakkını verecek bir program koymak gerekiyor. Öte yandan Swissotel’deki Sultanpark’ta ise bir caz efsanesi Joshua Redman ve genç kuşağın dikkat çeken ismi Arlo Parks’ı ağırlıyoruz. Caz Vapuru ve dört farklı yerde ücretsiz gerçekleşecek Parklarda Caz gibi çok sevilen etkinliklerimiz var. İngiltere’den YolanDa Brown festivalin konuklarından biri. Kraliyet Nişanı sahibi bir müzik elçisi aynı zamanda kendisi. Öte yandan Fransa’dan Baptiste Trotignon Trio ve Macaristan’dan Kornél Fekete-Kovács festival kapsamında İstanbul’da olacak. Festivalin artık klasikleşen +1’li Gece Gezmesi de yine Kadıköy’de dört farklı mekânda müzikseverlerle buluşacak. Bizi uzun yıllardır destekleyen festival sponsorumuz Garanti BBWA’ya teşekkür ediyorum. 27 yıldır nice zor dönemlerde festivalin ayakta kalabilmesi için destek oldular. Bir diğer teşekkür de uzun yıllardır festivali destekleyen Kültür ve Turizm Bakanlığı’na. Bu destekler çok önemli. Bir teşekkür de Volvo’ya etmek istiyorum. Bunlar sayesinde festivali mümkün mertebe şehre yayabiliyoruz. Tek bir mekânda 10 gün boyunca bir festival yapsak bizler için de çok kolay olur. Ancak festivalin ruhuna uymayan bir şey bu. Dolayısıyla şehrin farklı yerlerini festivale dahil edebilmek bu açıdan da çok önemli.

+1’li Gece Gezmesi, en başından beri Kadıköy’de gerçekleşiyor. İstiklal’in geri dönüş fenomeninin konuşulduğu şu dönemde bu organizasyonu bu yakaya da taşımayı düşünüyor musunuz? Pera’da Bir Caz Akşamı serisi sanki buna bir hazırlık gibi…
Biz zaten hep buradaydık. Şaka bir yana “İstiklal geri döndü” tartışmalarını biraz popülist buluyorum. 2010’lardan itibaren bazı mekânlar kapandı. Bir dönüşüm yaşandı. Yaşananlar İstiklâl ve çevresinin çehresini değiştirdi. Ancak 200 yıllık sürece baktığımızda Pera’nın zaten inişli çıkışlı bir tarihi olduğunu görüyoruz. Bir dönem yükseldiyse sonra bir düşüş yaşamış. Ardından yeniden yükselmiş. 2010’larda şehrin enerjisi düşmemesine rağmen İstiklal ve çevresi 2000’lerin başındaki kimliğinden uzaklaştı. Ama 2017’de Yapı Kredi Kültür Sanat’ın restorasyon sonrası yeniden açılmasıyla birlikte “İstiklal’in dönüşü” yeniden dillendirilmeye başlamıştı. Şimdi başka kültür mekânları açıldı. Bunlar çok güzel gelişmeler. Festival bağlamında burada bir şeyler yapma konusuna gelince; üzerine iyice düşünüp planlamalar yapıldıktan sonra elbette burada da bu tip programlar yapabiliriz. Önemli olan bunun sürdürülebilirliğini sağlamak. Pera’da Bir Caz Akşamı bu anlamda küçük bir deneme. Pera 77, Minoa Pera ve Salon İKSV’yi kapsayan küçük bir rota oluşturduk. Meşrutiyet Caddesi’nin merkezde olduğu bu rota aslında Türkiye’de cazın da ilk yeşerdiği yer. Pera Palas’ın yanındaki Garden Bar ve benzeri yerler geçmişte cazın kendisine alan bulduğu yerlerdi.

Kendimce festivalin en önemsediğim, bir sosyal sorumluluk projesi olarak gördüğüm Genç Caz+’ya gelmek istiyorum. Projenin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Önceki hafta bu yılın değerlendirme konserini yaptık. 10 grup içerisinden altı tanesini seçtik. Ortalama gerçekten çok yüksekti. Çok kaliteli bir jenerasyon yetişiyor. Bu insanları müzik sektöründe tutmak gerek. Bir güzel gelişme de gruplarda kadın-erkek dengesi. Projenin başarılı müzisyenler yetiştirmesini arzu ediyoruz. Genç Caz+ bu yıl 22 yaşında. Bu isimlerden kimisi popüler müzisyen de oldu. Konser fırsatının yanı sıra Sony ile birlikte dört yıldır albüm kaydı da hazırlıyoruz. Albümler tüm dijital platformlarda dinlenebiliyor. Parklarda Caz kapsamında sahne almalarının yanı sıra artık bu genç müzisyenleri Antalya’daki Akra Caz Festivali’nde de sahnede göreceğiz.
İstanbul Caz Festivali direktörü olarak değil de bir müzik dinleyicisi olarak Harun İzer’i programda en çok heyecanlandıran konserler hangileri?
Klasik cevabı vererek başlayayım; hepsi. Ama yine de söyleyeyim. Bir kere Gregory Porter. Çok güzel bir konser olacak. Bir diğeri Arlo Parks. Daha önce de getirmeye çalışmıştık. Ama bu seneye kısmet oldu. Son olarak da YolanDa Brown’u söyleyebilirim.
Harun İzer’in favori plakları

Gelelim plaklara. 1990’lardan beri plak biriktirdiğinizi belirtmiştiniz. Sizin için en önemli olan üç tanesini öğrenebilir miyiz? Bunları sizin nezdinizde önemli kılan nedir?
İlki Bill Evans’ın Motreaux Caz Festivali kaydı. 1968 tarihli o plağı şans eseri bulmuştum. İçimde hep şöyle bir inanç vardır; ki bu genelde pek de öyle olmuyor ama… Küçük bir kasabaya gideceğim ve oradaki plakçıda aradığım tüm plakları bulacağım. Bazen oluyor tabii. Sanıyorum Bill Evans’ın bu plağını Salzburg’da bulmuştum.
İkinci albüm Stereolab’in ilk çalışması. ‘Peng’ albümlerini bulmuştum. Stereolab’i çok severim. Albümün deneysel diyebileceğimiz bir yönü var. İki farklı yüzünde, farklı denemeler. Nerede bulduğumu şu an hatırlayamadım maalesef.
Son olarak da Pixies’in bir albümünü bu listeye ekleyebilirim. 1989 çıkışlı ‘Doolittle’ albümü. Büyük bir heyecanla zar zor bulup satın almıştı. Evde açar açmaz yere uzanıp dinlemeye başlamıştı. O an ağladığımı hatırlıyorum.
Gurme kelimesi müzik için de kullanılır oldu son dönemde. “Gerçek müzik gurmeleri, müziği ….. dinler” Boşluğu hangi dinleme aracıyla doldurursunuz? Plaktan dinlemek senin için önemli mi? Yoksa yeniliklere de açık mısın?
Çok iddialı bir plak koleksiyoneri değilim. Bir noktadan sonra maddeye bağlılık hoşuma gitmiyor. Artık daha ince eleyip plak alıyorum. Sanıyorum evde 600 civarı plağım var. Bu rakamın bine ulaşmasını istemiyorum açıkçası. Bence bu noktada esas önemli olan ses sistemi. Plağı tabii seviyorum, sevmesem farklı kentlerde plakların peşine sürüklenmezdim. Ama düzgün bir ses sistemi çok daha önemli. Pahalı olmak zorunda değil ama iyi amfi ve hoparlör önemli. Yaklaşık 18 yıldır aynı ses sistemini kullanıyorum. Şu ana kadar da değiştirme ihtiyacı duymadım.


