Nova Twins
Nova Twins, 2020’den beri piyasada olmalarına rağmen punk, nu metal ve endüstriyel müziği öyle bir harmanladılar ki kısa sürede ortalığı kasıp kavurmayı başardılar. Okul yıllarından beri sıkı dost olan Amy Love ve Georgia South, 2014’te güçlerini birleştirmeye karar vermeden önce aslında pek çok kez aynı sahneyi paylaşmışlar. Biri gitarda, diğeri basta döktüren ve vokalleri bölüşen bu ikili, asıl patlamasını 2017’de Prophets of Rage ile turneye çıktıklarında yaptı. Sert ritimleri, karanlık temaları ve 2000’lerin o alternatif metal ruhunu modern bir dokunuşla birleştiren tarzlarıyla, peş peşe çıkardıkları Who Are the Girls? ve Supernova albümleriyle müzik dünyasında büyük ses getirdiler.
They Might Be Giants
“Nerd rock” denince akla gelen ilk isim olan They Might Be Giants, aslında tahmin ettiğinizden çok daha köklü bir geçmişe sahip. John Linnell ve John Flansburgh ikilisi, 1982’den beri beraber müzik yapsalar da asıl patlamalarını 90’ların başında o kendine has, kıpır kıpır ve eğlenceli “Birdhouse in Your Soul” şarkısıyla yaptılar. Platin plak kazanan Flood albümüyle alternatif soft rock dünyasının sembolü haline gelen bu sempatik “geek” ikilisi, yıllar içinde yanlarına başka müzisyenler alsalar da grubun ana iskeleti olarak hep sarsılmaz kaldılar. İki John arasındaki o özel yaratıcı kimya, popülerlik ya da para kaygısı gütmeden kendi bildikleri yolda ilerlemelerini ve müzikal tarzlarını sürekli geliştirmelerini sağladı.
The Kills
Amerikalı Alison Mosshart ve İngiliz Jamie Hince, punk sahnesindeki eski gruplarından kopup 2001’de The Kills’i kurduklarında aslında her şey Alison’ın Jamie’ye beraber çalmak için resmen yalvarmasıyla başlamış; iyi ki de öyle olmuş. İlk dönemlerinde sadece bir gitar ve davul makinesiyle takılarak oluşturdukları o “lo-fi” tarzı, zamanla grubun alametifarikası haline geldi. Garage rock’a getirdikleri o hafif çatlak ama bir o kadar da tekinsiz ve kendine has hava, kısa sürede kendilerine sadık bir hayran kitlesi kazandı. Alison grubun esas vokali olsa da (ki kendisini The Dead Weather’dan da biliyoruz), Jamie de mikrofonda hiç fena değil; hatta seslerindeki o tuhaf uyumsuzluk, grubun kirli ve grunge etkili tınısıyla birleşince ortaya müthiş bir harmoni çıkıyor.
Tenacious D
Jack Black’i çoğumuz Kung Fu Panda veya School of Rock gibi filmlerden tanıyor olabiliriz ama rock tutkunları için o, dünyanın gelmiş geçmiş en komik gruplarından biri olan Tenacious D’nin yarısıdır. 80’lerin ortasında oyunculuk eğitimi alırken tanışan Jack Black ve Kyle Gass’in dostluğu, Edinburgh’da meşhur Arthur’s Seat tepesine yaptıkları bir tırmanışla perçinlenmiş; bu bağdan doğan grup ise 2000 yılında çıkan ilk albümü ve efsaneleşen “Tribute” şarkısıyla dünyayı kasıp kavurmuştu. Kariyerleri boyunca Dave Grohl ve Ronnie James Dio gibi rock devleriyle iş birlikleri yapsalar da grubun asıl çekim noktası her zaman bu ikilinin o sarsılmaz ve samimi arkadaşlığı oldu.

Royal Blood
İngiliz müzisyenler Mike Kerr ve Ben Thatcher, aslında Flavour Country adında dört kişilik bir grupta çalarken tanıştılar; ancak Kerr’ün bas gitarı efekt pedalları ve amfilerle modifiye ederek tek başına devasa bir ses çıkarma tekniğini geliştirmesi her şeyi değiştirdi. Avustralya macerasından sonra Thatcher ile yeniden bir araya gelip Royal Blood’ı kuran Kerr, sadece bas ve davuldan oluşan bu ikili kadroyla rock dünyasında resmen devrim yarattı. Grubun kendi adını taşıyan ilk albümü o kadar özgündü ki sadece ritim bölümünden bu kadar zengin bir tını çıkması herkesin aklını başından aldı.
Steely Dan
Pek çok müzik tutkunu için Walter Becker ve Donald Fagan, teknik kusursuzluğun ve yaratıcılığın zirvesini temsil eder. 1972’deki ilk albümleri Can’t Buy a Thrill ile yola çıkan ikili; rock müziği caz, R&B, Latin ritimleri ve blues ile öyle ustaca harmanladı ki, ortaya teknik becerinin her şeyin önünde olduğu bambaşka bir seviye çıktı. O kadar mükemmeliyetçiydiler ki, 1974’te canlı konserleri tamamen bırakıp sadece stüdyo çalışmalarına odaklandılar ve dünyanın en iyi stüdyo müzisyenleriyle çalışarak Aja ve Gaucho gibi kült albümlere imza attılar.
Suicide
Sleaford Mods gibi isimlerin önünü açan ve geleneksel rock kalıplarını çok önceden yıkan asıl efsane, 1970’te temelleri atılan Suicide. Alan Vega ve Martin Rev ikilisi, synthesizer ve davul makinelerini rock dünyasına dahil ederek devrim yaratırken, kendilerine “punk” etiketini yapıştıran ilk grup olarak da tarihe geçtiler. Yeraltı sahnesinin bu sarsılmaz ikilisi, basit rifleri Vega’nın o nev-i şahsına münhasır vokalleriyle harmanlayıp eşi benzeri olmayan bir sound ortaya koydu. Öyle ki; Talking Heads’ten Daft Punk’a, R.E.M.’den Massive Attack’e kadar müzik dünyasının dev isimleri onları her zaman kahraman olarak gördü.

The Black Keys
Ohio’da kapı komşusu olan ve çocukluktan beri birbirini tanıyan Dan Auerbach ile Patrick Carney, başta popülerlikten kaçıp müziklerini “saf” tutmaya çalışsalar da o devasa yetenekleri sayesinde kısa sürede dünya çapında birer yıldıza dönüştüler. Özellikle altıncı albümleri Brothers ile modern rock tarihinin en saygın isimlerinden biri haline gelen grup; Auerbach’ın blues soslu gitarı ve Carney’nin ruh katan davulculuğuyla, sanki 70 yıl önceden gelmiş gibi hissettiren modern klasikler yarattı. Bugün artık çok ünlü ve zengin olsalar da müziklerindeki o dürüstlüğü hiç kaybetmediler ve blues ruhunu yeni nesillere taşımaya kararlılıkla devam ediyorlar.
The White Stripes
Blues müziği kendi garage rock tarzlarıyla harmanlayan o meşhur “kardeş” ikilisi Jack ve Meg White, yani The White Stripes, döneminin en nev-i şahsına münhasır gruplarından biriydi. Jack’in deneysel gitar oyunları ve kendine has vokali, Meg’in ise nedense hep değeri az bilinen o karakteristik davulculuğuyla birleşince ortaya her adımı merakla takip edilen eşsiz bir sound çıktı. İlk dönemlerindeki lo-fi ruhundan Elephant ve Get Behind Me Satan gibi albümlerle gelen büyük ticari başarıya kadar her zaman yeni bir şeyler denemekten çekinmediler.


