İlk iki albüm ve değişimi tetikleyen ayrılık
1997 yılında Leicester’da kurulan Kasabian, İngiltere’deki rock sahnesinin hızlıca öne çıkanlarından birine dönüştü. Oasis ve Primal Scream’den fazlasıyla etkilen grup, kopya gruplardan olmayıp kendine has bir doku tutturdu. Grubun ilk döneminde Sergio Pizzorno ve Christopher Karloff arasındaki yaratıcı ortaklık belirleyici rol oynuyordu. Karloff’un elektronik dokulara ve sample kullanımına dayanan yaklaşımı, Pizzorno’nun riff merkezli yazımıyla birleşerek grubun karakteristik sesini oluşturdu. 2004 tarihli kendi adlarını taşıyan çıkış albümleri Kasabian, özellikle ‘Club Foot’ ‘L.S.F.’ gibi parçalarla hem İngiltere’de hem Avrupa’da ciddi bir yankı uyandırdı. Dans müziğiyle rock’ı birleştiren bu hibrit yaklaşım, dönemin indie sahnesinde onları farklı bir konuma yerleştirdi. 2006’da gelen “Empire” öncesi dönemde Kasabian’ı festival sahnelerinin vazgeçilmez isimlerinden biri haline getirdi.

Ancak “Empire”ın kayıt süreci, grubun iç dinamiklerinde kırılmaya yol açtı. Christopher Karloff ile diğer üyeler arasında müzikal yönelim ve kontrol konusunda giderek büyüyen fikir ayrılıkları, sonunda kaçınılmaz bir kopuşa dönüştü. Karloff, özellikle grubun daha organik ve gitar odaklı bir yöne evrilmesine karşı mesafeli dururken, Sergio Pizzorno bu dönüşümü isteyen kişiydi. 2006 yılında Karloff’un gruptan ayrılması, Kasabian’ın sound’unda da belirgin bir değişimin habercisi oldu. Elektronik dokuların yok denecek kadar geri planda kaldığı, daha doğrudan ve agresif bir rock sound’u ön plana çıktı. Bu ayrılık her ne kadar yaratıcı bir çatışmanın sonucu olsa da, grubun uzun vadeli kimliğini yeniden tanımlayan kritik bir eşik oldu.

Hit yaratıcıları
Kasabian, üçüncü albümü “West Ryder Pauper Lunatic Asylum”u 2009’da çıkardı. Grubun ilk iki albümünden oldukça farklı duyulan albüm fazlasıyla cesur bir hamleydi. Bu albümde grup, saykedelik rock’tan elektronik dokulara, western atmosferlerinden Britpop melodilerine uzanan geniş bir yelpazede dolaşarak adeta kendi evrenini kurmuştu. ‘Fire’, ‘Underdog’ ve ‘Where Did All the Love Go?’ gibi parçalar yalnızca hit olmakla kalmamış, aynı zamanda Kasabian’ın sahne enerjisini tanımlamıştı. Bu ivme, 2011’de gelen “Velociraptor!” ile daha da pekişti. Grup bu kez daha melodik, daha rafine ama aynı ölçüde parlak bir sound yakalamıştı. ‘Days Are Forgotten’, ‘Re-Wired’ ve ‘Goodbye Kiss’ ve nicesi, onların yalnızca alternatif sahnenin değil, ana akımın da güçlü hit üreticilerinden biri haline geldiğini kanıtlamıştı. Bu iki albümlük dönem, Kasabian’ı 2000’lerin en özel indie rock gruplarından biri haline getirdi.
Bu yaratıcı zirvenin ardından gelen süreçte Kasabian, 2014 tarihli “48:13” ile daha minimal bir yaklaşımı benimsedi. Elektronik altyapılarla bezeli bu albüm, grubun risk almaktan çekinmediğini bir kez daha gösterdi. 2016’ya kadar geçen dönemde grup, özellikle Glastonbury gibi dev sahnelerdeki performanslarıyla itibarını pekiştirmiş, stüdyo grubundan ziyade konser grubu olduğunu göstermişti. Bir yandan Fifa serisinin 2017 oyununda ‘Comeback Kid’ ile boy gösterdiler. Bunların ötesindeki mutluluğu yaşamalarını sağlayan ise kendileri olmadı. Leicesterlı bir grup olan Kasabian, doğuştan Leicester City taraftarı üyelerden oluşmuştu. Leicester City’nin 2015/16 İngiltere Premier Lig sezonunda şampiyonluğa ulaşması, tarihe geçen bir peri masalı olurken Kasabian, bu şampiyonluğun her bir saniyesinin tadını çıkardı.

Tom Meighan’ın gruptan ayrılışı ve yeni bir yol
2020 yılı, Kasabian için yalnızca bir kadro değişimi senesi değildi. Kökten bir sarsıntıydı. Adeta bir depremdi. Grubun yıllardır sahnedeki yüzü ve sesi olan Tom Meighan’ın, eski partnerine yönelik fiziksel ve sözlü şiddet uyguladığının ortaya çıkmasıyla kamuoyunun sert tepkisiyle karşılaştı. Olayın detayları İngiltere basınına yansıdıkça, mesele yalnızca bir özel hayat skandalı olmaktan çıkıp grubun etik duruşunu da sorgulatan bir krize dönüştü. Meighan’ın suçunu kabul etmesi ve yargı sürecinin başlamasıyla birlikte Kasabian cephesinden hızlı ve net bir karar geldi. Grup, vokalistleriyle yollarını derhal ayırdı. Bu kopuş, müzikal olduğu kadar duygusal bir kırılmayı da beraberinde getirdi. Çünkü Meighan, grubun kuruluşundan itibaren sesiydi ve Kasabian anlatısının merkezindeydi. Ancak grubun geri kalan üyeleri, bu durum karşısında tavizsiz bir tavır alarak hem hayranlarına hem de kamuoyuna açık bir mesaj verdi.
Bu kırılmanın ardından grubun beyni olarak görülen Sergio Pizzorno, mikrofonu devraldı. 2022’de yayınlanan “The Alchemist’s Euphoria”, Meighan sonrası ilk albümdü ve Kasabian’ın uzak ara en zayıf albümü olarak tarihteki yerini aldı. 2024’te gelen “Happenings” ise Kasabian’ın özünü hatırladığını kanıtına dönüştü. Daha özgüvenli, daha rafine ve geçmişin gölgesinden sıyrılmaya çalışan bir Kasabian portresi çizildi. Şimdi ise gözler 17 Temmuz 2026’da yayınlanması planlanan “ACT III”e çevrilmiş durumda. Bu başlık, yalnızca bir albümü değil, grubun üçüncü perdesini simgeliyor. Tom Meighan skandalının ardından yeniden doğuş, kimlik arayışı ve nihayetinde kendi küllerinden doğan bir grubun hikâyesi.


