Müziğin Termometresi : Ekolojik Kaygının 200 Yıllık Müzik Haritası

Sümeyra Gümrah Teltik
Okuma Süresi: 25 Dakika

İnsan eliyle hızlanan ekolojik yıkımın izlerini bazen en beklenmedik yerde, müzikte de yakalanır. Doğa ile insan arasındaki ilişkinin tarihi, besteler ve şarkı sözleri aracılığıyla da okunabilir. Aşağıdaki parçalar, 19. yüzyılın sonundan günümüze uzanan bir kronoloji içinde, her dönemin doğaya, çevreye dair endişelerini seslendiriyor. Bu liste, müziği dönemin kaygı kayıt cihazı gibi ele alan bir yolculuk. Fırtınaların senfonilerdeki gümbürtüsünden, endüstri çağının blues ağıtlarına, nükleer korkuların punk isyanına ve bugünün iklim çığlıklarına uzanan seçkiyi, doğayı romantize etmeden ve felaketi estetize etmeden dinlemeye davet ediyoruz. Biz de dinlerken şunu fark ediyoruz: Anlatılanlar ne kadar tanıdık!

Ludwig van Beethoven – 6. Senfoni “Pastoral”, IV. Bölüm: Fırtına (1808)

Beethoven’ın 1808’de tamamladığı 6. Senfoni (Pastoral), müziğin tarihinde doğayı en çıplak haliyle resmeden erken örneklerden biri. Besteci, şehirden uzaklaşıp kırda geçirdiği zamanların dinginliğini ve doğanın gücünü notalara döktü. Pastoral Senfoni’nin ünlü “Fırtına” bölümü, bir yaz sağanağının ansızın bastırışını ve gök gürültüsüyle doğanın öfkesini dile getirir. Beethoven önceki hareketlerde kuş cıvıltıları ve dere şırıltılarıyla huzuru çizmişken, dördüncü bölümde tonal yapıyı kırarak patlayan bir kaos yaratır. Sanki sakin hayatın ortasına düşen bir kopuş anı gibi. 19. yüzyıl başında sanayi devrimi yeni filizlenirken Beethoven, bilinçli olmaksızın, insan ve doğa arasındaki uyumun ne denli kırılgan olduğunu hissettirir.

*Beethoven bu eseriyle iklim krizinden değil, doğanın zamansız döngülerinden bahsediyordu. Ancak eserin dramatik kurgusu, bugünden bakınca ürpertici bir alegoriye dönüşüyor: Uzun bir sükûnet döneminin ardından gelen şiddetli fırtına, Pastoral Senfoni’de fırtına, güzelliğin ortasında kısa ama sarsıcı bir parantez açar; ne var ki Beethoven finalde yine dinginliğe ulaşır. Bugünün dünyasında ise fırtınanın ardından gelen dinginlik garantisi yok. 

Memphis Minnie & Kansas Joe McCoy – “When the Levee Breaks” (1929)

Amerikan deltablues geleneğinden doğan parça, insanlığın doğa karşısındaki çaresizliğinin erken ve çarpıcı bir sesi. 1927’de Mississippi Nehri’nin taşmasıyla gerçekleşen büyük sel felaketi, özellikle siyah çiftçi topluluklarını yıkıma uğratır. Toprak bentler suya dayanamayarak çökünce onbinlerce insan evsiz kalır; topraklar balçığa dönüşmüştür. İki yıl sonra blues sanatçıları Memphis Minnie ve eşi Kansas Joe McCoy, bu felaketi kendi yaşadıkları üzerinden şarkıya dökerler. Sel sularının fiziksel ve duygusal yıkımını Minnie’nin keskin gitarı ve Joe’nun vokalinden dinleriz.

Tarihe bakış:1920’lerin sonunda Amerika’nın güneyi hem ekonomik buhranla hem de doğa felaketleriyle sarsılırken, 1927’de yaşanan bu sel, ülkede en pahalıya mal olan doğal afet olarak kayıtlara geçer; Afro-Amerikan topluluklar evlerini, geçim kaynaklarını kaybeder ve kuzeye kitlesel göçler başlar. Bu kaos ortamında blues şarkıları adeta alternatif haber bültenleri gibidir. Gazetelerin manşet yapmadığı acıları, müzisyenler gitarlarına döküyordu. 

* “When the Levee Breaks” aşırı hava olaylarının ve insanın altyapısal çaresizliğinin bir kaydıdır. 

Yağmur böyle yağarsa, set yıkılacak
Su yükselecek, sığınacak yerimiz kalmayacak

Bir blues şarkısının neredeyse yüz yıl önce sorduğu “Ya yağmur hiç durmazsa?” sorusu, bugün daha da korkunç görünmüyor mu?

Woody Guthrie – “Dusty Old Dust (So Long, It’s Been Good to Know Yuh)” (1935)

Büyük Buhran yıllarında ABD’nin orta kesimlerini kasıp kavuran Kara Toz Fırtınalarına gidiyoruz.  Ozan Woody Guthrie, 14 Nisan 1935’te yaşanan; Oklahoma ve Texas topraklarının gökyüzüne savurup gündüzü geceye çeviren o felaketin hemen ardından yazar bu parçayı. Hep Kara Cuma olacak değil ya, artık o felaket “Kara Pazar” olarak anılacaktır. Parçada, köy halkının tozdan öğlen kapkara olan göğün altında sığınaklara koşuşunu, kiliselerde vaizlerin kıyamet telâşını ve çaresizlik anında dillerden dökülen sarkastik vedaları kayıt altına alır. Ne de olsa “Bu toz yuttu yuvamızı, artık yollara düşme vakti” diyerek kendi memleketine veda edecektir.

Tarihe bakış:  1930’ların “Dust Bowl”  yanlış tarım uygulamalarının ve uzun süreli kuraklığın birleşimiyle ortaya çıkan insan kaynaklı bir doğa afeti olarak tarihe geçer. Milyonlarca hektar tarla çoraklaşır; yüz binlerce çiftçi aile, tıpkı Guthrie gibi, yurtlarını terk etmek zorunda kalır. 

*“Dusty Old Dust”, iklim krizinin erken provası gibidir. Bugün artan sıcaklıklar ve kuraklıklar benzer toz fırtınalarını yeniden gündeme getiriyor. Parçada geçen “dünyanın sonu geldi sandık” hissi, günümüzde iklim krizinin tetiklediği orman yangınları, kuraklıklar veya kasırgalar karşısında hissedilen çaresizliğin yankısı.

Bir toz fırtınası koptu, gök gürler gibi;
Toz boğdu hepimizi, gömdü dipdiri;
Ne yol göründü ne güneş, her yer kör karanlık,
Koştu eve doğru insanlar, akın akın…

 “Biz dünyaya eyvallah dedik” nakaratıyla biten şarkı, iklim karşısında bugün de dilimize dolanacak bir nakarat olmasın?

Joni Mitchell – “Big Yellow Taxi” (1970)

1970 yazında Hawaii’de bir otel odasının perdesini aralayan Joni Mitchell, yeşil dağların eteğine kadar uzanan koca bir asfalt otopark görünce içinden yükselen sızıyı sözlere döker. “Big Yellow Taxi”, neşeli melodisi ve akılda kalıcı “bum-ba-bum” nakaratıyla ilk anda hafif bir pop şarkısı gibi duyulur. Ancak sözlerine kulak verildiğinde, modernleşmenin doğayı nasıl yok ettiğine dair sert bir eleştiri karşımıza çıkar. Mitchell, “Cennetimizi asfaltladılar, otoparka çevirdiler” diyerek başlar ve devamında kimyasal tarım ilaçlarından ötürü kuşların, arıların yok oluşunu, ağaçların müzelik nesneye dönüşmesini dile getirir. Paradise (cennet) kelimesini acı bir ironidir; insanlar güzelliği fark edemeden yok etmektedir.

Tarihe bakış: 1970, çevre bilincinin dönüm noktası yıllarından biridir. O yıl ilk kez Dünya Günü (Earth Day) kutlanır, Rachel Carson’ın “Sessiz Bahar” kitabının etkisiyle pestisitlerin ekolojik zararları kamuoyuna mal olur. Joni Mitchell ise, müzik dünyasında bu uyanışın en güçlü seslerinden biri olur. Big Yellow Taxi, küresel ününü 20 yıl gecikmeli kazanır. Artan kentleşme, endüstrileşme ve tüketim çılgınlığına karşı bir protesto marşı haline gelir. 

*Parça iklim krizinin henüz konuşulmadığı bir dönemde kaleme alınsa da, tam da krizle mücadelede kilit kavramları taşır. Biyolojik çeşitlilik kaybı, betonlaşmanın yarattığı ısı adaları, tarım ilaçlarının ekosistemlere zararı… Tüm bunlar bu üç dakikalık şarkının içindedir. “Nefes alacak yeşil alan bırakmadık, farkına vardığımızda iş işten geçiyor” mesajı, günümüz gençliğinin iklim greve pankartlarında taşıdığı slogana dönüşür. Joni’nin ferah sesiyle söylediği “Ne olduğunu ancak yitince anlıyoruz” dizesi ise kulakta tatlıdır ama içerde sızı bırakır. 

Hep böyle olmaz mı zaten:
Neyimiz var bilmeyiz, bitip gidene kadar.
Cenneti asfaltladılar
Kocaman bir otoparka çevirdiler.

Mitchell’ın bahsettiği “cennet”, belki hâlâ orada bir yerlerde, ama biz onu görecek vakte sahip olacak mıyız?

Marvin Gaye – “Mercy Mercy Me (The Ecology)” (1971)

1971 yılında soul müziğin efsanevi sesi Marvin Gaye, dönemin alışılmış aşk şarkılarının dışına çıkarak çevre için bir ağıt yakar. Parça, hit şarkı formülüne pek girmemiş meseleler dile gelir. Kirlenen hava, cıva dolu denizler, radyasyon, yiten yaban hayatı… Gaye, ipek gibi vokaliyle “N’oldu mavi göklere?” diye sorar ve R&B listelerinde üst sıralara çıkarak ekoloji marşı haline gelir.

Tarihe bakış: İlk çevre yasalarının yürürlüğe girdiği bu yıllarda Marvin Gaye, siyah müziğinin de dünyaya ve ekolojiye dair bir sözü olabileceğini gösterir. Bu, aynı zamanda “The Ecology” alt başlığını taşıyarak ekolojiyi doğrudan popüler kültüre sokan ilk şarkılardan biridir. Gaye’in küresel ısınmadan henüz kimsenin bahsetmediği bir çağda, çevre kirliliğini ruhani bir yakarış gibi söylemesi, müzik eleştirmenlerince zamanının ötesinde bir hamle olarak yorumlanır.

*Mercy Mercy Me, iklim krizi kavramından önce, krizin belirtilerini listeler adeta. Aradan yarım asır geçti, ancak şarkının acı doğruluğu hâlâ geçerli: “Daha ne kadar kötüleştireceğiz?” sorusu ise yanıtsız! 

Ne tuhaftır ki, 2020’lerde popüler müzikte hâlâ Marvin Gaye düzeyinde bir iklim ağıtı bulmak zor; sanki “The Ecology” tek başına bayrağı göğüslüyor. 

Eagles – “The Last Resort” (1976)

Rock müziğin zirvesindeki Eagles grubu, Hotel California albümünün kapanışını beklenmedik derecede ciddi bir epikle yapar. The Last Resort, bir duyarlılık manifestosu gibidir. Şarkı, Providence’tan yola çıkan bir kadının “cennet” arayışını takip eder. Rocky Dağları’na, oradan California sahillerine uzanan yol, her yeni bulunan cennetin insanoğlu tarafından hızla bozuluşunu anlatır. Parça, beyaz yerleşimcilerin yerlilere ve doğaya yaptıkları “Cenneti buldular, ‘Paradise’ dediler; zengin adamlar geldi, toprağı talan etti, kimse hesap sormadı” sözleriyle; bugün bile dile getirilmeyen bir hakikati rock müziğin arenasına taşır. Son söz olarak, “Bir yeri cennet yaparsan, elveda öpücüğünü de kondur” uyarısını bırakır.

Tarihe bakış: Petrol krizleri ve hızla büyüyen banliyöler nedeniyle doğanın hızla tüketildiği dönemde Eagles üyeleri, özellikle Don Henley, çevreci kampanyalara katılır. “The Last Resort”un ilhamı da bu aktivizmden gelir. 80’lere girerken Henley, doğal alanları korumaya adanmış vakıflar kurar. Anlaşılan o ki The Last Resort şarkının ötesinde bir manifestonun başlangıcıdır.

*Parça iklim krizinin asıl köküne; insanoğlunun doymak bilmez tüketimine ve sömürüsüne ayna tutar. Şarkıda her cennet parçası, turistik tesislere, beton kutulara kurban gider. Bu, bugün yaşanan ormansızlaşma, kıyıların yağmalanması, fosil yakıt uğruna cennet köşelerin feda edilmesi gibi durumların sanatsal bir öngörüsüdür adeta. 

Eagles’ın sorduğu gibi: İnsan son cennetini de tükettiğinde geriye ne kalacak?

The Clash – “London Calling” (1979)

Londra’dan yükselen bir alarm sesi, punk rock’ın hiddetiyle birleşerek küresel endişeleri haykırır. The Clash grubunun London Calling şarkısı, Soğuk Savaş’ın nükleer tehdidini, ekonomik çöküntüyü ve iklimsel felaket korkularını tek potada eriten apokaliptik bir marştır. Joe Strummer’ın tok sesi, “Londra sesleniyor, uzak diyarlara” diyerek başlar ve ardından felaket manzaraları birer birer düşer: “Buzul çağı geliyor, güneş büyüteç gibi yaklaşıyor; erime noktasındayız, tahıllar bile bitecek” diyerek hem nükleer kışa hem iklim değişimine göndermeler yapar. Şarkı, ismini II. Dünya Savaşı’nda BBC’nin direnişe umut veren anonsundan alsa da, burada tam tersine bir umutsuz çağrı vardır: “Londra boğuluyor, ben de nehrin kenarında yaşıyorum” diyerek Thames Nehri’nin taşacağı korkusunu dahi dile getirir.

Tarihe bakış: Şarkının ilham kaynaklarından biri, tam da yazıldığı yıl yaşanan Three Mile Island nükleer kazasıydır. Sözlere “nükleer hata” şeklinde yansır. Ayrıca Londra’nın su baskını riski de gündemdedir ve Thames Nehri için bariyer inşasına başlanmıştır. Şarkı, 70’lerin sonundaki kolektif anksiyetenin mükemmel bir zaman kapsülü olur. Karanlık ama gerçekçi bir haber bülteni gibi…

*İklim adaletsizliğinin ilk görüntülerinin çizildiği parçada, günümüzde deniz yükselişi ve şehirlerin sulara teslim olması senaryoları neredeyse birebir tarif ediliyor. London Calling, panik butonuna basan bir çağrıydı; yarım asır sonra o panik hâlâ geçerli. 

Şarkının sonunda duyulan SOS Mors kodu sinyali, yardım çağrısı olarak havada asılı! Ya gerçekten boğuluyorsak?

R.E.M. – “Fall on Me” (1986)

Alternatif rock sahnesinde çevre konusunu ana akıma taşıyan erken parçalardan biri R.E.M.’in “Fall on Me” parçasıdır. 1986’da yayımlanan parça, ilk bakışta genel bir “baskı altında ezilme” şarkısı gibi duyulsa da, kökeninde asit yağmurlarına karşı bir ağıt yatar. Michael Stipe ve arkadaşları, atmosferdeki kirliliğin yağmurlarla yere inip ormanları öldürdüğü gerçeğinden yola çıkarak “Aman gökyüzü, üstümüze düşme” diye seslenir. Gökyüzü satın alınıp satılabilen bir meta haline gelmiştir, ve eğer böyle giderse gök çökecektir. 

Tarihe bakış: 80’lerin ortası, asit yağmuru tabirinin manşetlere çıktığı dönemdir. Fosil yakıt yakımından kaynaklanan sülfür ve nitrojen oksitler, yağmur suyunu asitleştirip ormanlara zarar veriyordu. Politikacılar bu sorunu tartışadursun, R.E.M. genç dinleyici kitlesine çevre mesajını şarkıyla iletmeyi dener. Klibinde devasa bir taş ocağının görüntülerine şarkı sözleri yansıtılarak çevresel yıkım görselleştirilir.

*R.E.M.’in dile getirdiği kaygı, bugünün aktivistlerinin “Gökyüzü satılık değil” sloganıyla yeniden hayat bulur. 

Göğü satın al, sonra sat
Ve gökyüzüne de ki, üstüme düşme…

R.E.M.’in gökyüzüne fısıldadığı bu dilek, bugün milyarlarca insanın duası değil mi?

Michael Jackson – “Earth Song” (1995)

Pop müziğin kralı Michael Jackson, 1995’te belki de en epik çevre ağıtını dünyaya armağan eder. Earth Song’da ne aşk ne de dans vardır. Sadece acı çeken bir gezegenin çığlığı… Jackson, etkileyici vokal performansıyla ormanların yok oluşundan, hayvanların katledilmesinden, savaşların doğayı yaralamasından bahseder ve tekrar tekrar sorar: “Yağmur ne oldu? Orman ne oldu? Bize vaat edilen tüm barış nerede?” Bir ağıt gibi başlar, sonra gospel korosu ve gitarların katılımıyla büyük bir feverana dönüşür. Klipte savaş alanları, kuraklık ve yanan orman görüntüleriyle dünyanın dört bir yanındaki yıkım sahnelerini gösterilir; bunların ortasında Jackson, toprağa kapanıp haykırır. Ana akım pop listelerinde bir numaraya çıkan belki de ilk açık çevre temalı şarkıdır ve bir tür modern ilahi formundadır.

Tarihe bakış: 90’lar, Birleşmiş Milletler’in ilk iklim zirvelerini düzenlediği, ozon tabakasındaki deliğin keşfedilip kapatılması için aksiyon alındığı, çevresel farkındalığın arttığı bir dönemdir. Ancak ana akım pop müzikte bu konular işlenmiyordur. Michael Jackson, dünyanın en popüler sanatçısı olmanın verdiği güçle Earth Song’u yayınlayarak riske girer. ABD radyoları başlangıçta şarkıyı fazla politik bulup çalmaz ama dünyanın birçok yerinde büyük yankı uyandırır. Şarkı, 1996 BRIT Ödülleri’nde sahnelendiğinde Jackson’ın Mesih benzeri bir performans sergilemesiyle tartışma yaratır, ama şarkının mesajını gündemden düşüremez.

*Earth Song, iklim krizinin pop kültürdeki en duygusal temsillerinden biri haline gelir. Jackson açıkça küresel ısınma demese de, sorduğu sorular tam da iklim adaleti sorularıdır: “Buzullar ne oldu? Mevsimler ne oldu? Doğa ana’nın kucağı ne hale geldi?” Finalde yinelenen “Do we give a damn?” (Umursamıyor muyuz?) sorusu, dinleyenin boğazında düğümlenir. Jackson’ın evrensel pop diliyle dile getirdiği bu feryat, bugün belki her zamankinden daha güncel. 

Dünya Şarkısı’nın yükselttiği bu evrensel ağıta verecek bir cevabımız var mı, yoksa sadece nakaratına eşlik edip susacak mıyız?

Radiohead – “Idioteque” (2000)

Yeni milenyumun ilk yılında İngiliz alternatif rock grubu Radiohead, dinleyicilere tedirgin edici bir kıyamet dansı armağan eder; Idioteque. Parçada, Thom Yorke soğuk bir sesle “Kadınlar ve çocuklar önce” diye uyarır ve “Buzul çağı geliyor, biz ne yapacağız?” diye sorar. Idioteque kelimesi aptalca anlamına gelen idiotic ile diskotek kelimelerinin birleşimi gibidir. Yani, dünya yanarken aptalca dans edenlerin diskosu

Tarihe bakış: 2000 yılı, iklim krizinin artık bilimsel çevrelerden yavaş yavaş popüler tartışmalara sızdığı dönemdir. Kyoto Protokolü imzalanmış, ama karbon emisyonlarını gerçekten azaltma noktasında güçlü adımlar atılmamıştır. Grup üyeleri, o dönemde No Logo gibi küreselleşme eleştirisi kitaplar okuyor, modern toplumun gidişatından rahatsızlık duyuyorlardır. Thom Yorke, Idioteque’in sözlerinde 1970’lerin nükleer savaş uyarılarını ve iklim raporlarını esin kaynağı olarak kullanır. Parçadaki “ice age coming” (buz devri geliyor) ifadesi, 70’lerdeki küresel soğuma korkusuna bir gönderme ama aynı zamanda küresel ısınmanın paradoksal sonuçlarına yani Avrupa’nın okyanus akıntıları durursa buzul iklimine girebileceğine dair öngörü sayılabilir.

*“Idioteque”, açık bir iklim marşı değil ama damardaki kafeini hissettiren bir korku iğnesi gibi. Yorke’un parça boyunca adeta haber spikeri soğukkanlılığıyla saydığı felaket imaları, bugünün haber bültenlerinden farksız. Kutup buzu eriyor, sıra bize geliyor… Peki ya biz ne yapıyoruz? Şarkının elektronik alt yapısı tekinsiz bir atmosfer yaratırken, “Kadınlar ve çocuklar önce” ifadesi sanki bir batmakta olan gemide çalıyor. Dünya gemisi su alıyor, biz hâlâ dans ediyor muyuz? Radiohead bu soruyu müziğin altına gömülü bir mayın gibi bıraktı. İklim aktivistleri yıllar sonra Idioteque’i yeniden keşfettikçe, şarkı bir nevi kehanet olarak değerlendirildi. Kısacası “Idioteque”, milenyumun hemen başında bize karanlık bir disko topu altında çılgınca dans eden insanlığın gölgesini gösterdi. O gölge bugün büyüdü ve gerçek oldu.

Buz devri geliyor, evet buz devri geliyor…
İki tarafı da dinlemek isterim, iki tarafı da dinlemek isterim

Radiohead’in “aptal diskosu”nda dans eden bizler, ışıklar yandığında ardımızda nasıl bir dünya bıraktığımızı görecek miyiz?

John Luther Adams – “Become Ocean” (2013)

Aynı yıllarda klasik müzik dünyası da iklim krizine kayıtsız kalmaz. Pulitzer ödüllü Amerikalı besteci John Luther Adams’ın orkestra eseri “Become Ocean” (Okyanus Olmak), doğrudan yükselen deniz seviyeleri ve eriyen buzullardan ilham almış bir çağdaş klasik başyapıtıdır. Yaklaşık 42 dakikalık enstrümantal eser, dev dalgalar gibi yükselip alçalan, katman katman büyüyen bir ses denizi yaratır. Dinleyici, sanki bir okyanusun içinde süzülüyor hissine kapılır; müzik adeta soluk alıp verir gibi gelgitler yapar. Eserin ismi bile bir mesaj taşır; “Haydi Okyanus Olalım”… John Luther Adams, besteyi şu cümleyle açıklar: “Hayat dünyada önce denizlerde başladı. Ve kutuplardaki buzlar eriyip denizler yükselirken, insanoğlu belki de bir kez daha kelimenin tam anlamıyla okyanusa dönüşme riskiyle karşı karşıya.” 

Tarihe bakış: Eser 2013’te ilk seslendirildiğinde iklim krizi tartışmaları bilimsel çevrelerden kültür sanat dünyasına yayılmaya başlamıştır. Arktik’teki buz örtüsünün rekor düzeyde küçüldüğü yıllardır ve ada ülkeleri su altında kalma tehlikesini dünyaya duyurmaya çabalıyordur. Adams, 40 yıl Alaska’da yaşamış, doğanın döngülerini yakından gözlemlemiş bir çevre aktivisti olarak müziği bir eylem biçimi olarak görür. Parçayı bestelerken kutup bölgelerindeki değişimi birebir deneyimlemiştir. Eser öylesine güçlü bir izlenim bırakır ki, 2014’te Pulitzer Ödülü’nü kazandır ve dünyanın dört bir yanındaki orkestralarca çalınır. Prömiyeri ise kutup dairesine yakın bir bölgede yani küresel ısınmanın somut hissedildiği topraklarda yapılır. 21. yüzyılda klasik müzik belki kitlesel popülerliğini yitirdi, ama Become Ocean bunun istisnası oldu; Seattle Senfoni Orkestrası’nın CD kaydı Billboard listelerine girdi. Görünüşe göre, insanlar sözsüz de olsa bu iklim senfonisinde kendi kaderlerinin ezgisini duydu. Okyanus yükseliyor, belki de hepimiz okyanusa döneceğiz.

*“Become Ocean”, sözsüz olmasına rağmen belki de bu listedeki en güçlü iklim anlatılarından birini sunuyor. 

John Luther Adams notalarla uyardı: Eğer suya batarsak, çıkıp çıkamayacağımız meçhul. Peki ya bu müzik son siren sesi ise?

Anohni – “4 Degrees” (2015)

2015 yılında iklim krizinin vahametini en sert şekilde dile getiren şarkılardan biri, transgender sanatçı Anohni’nin “4 Degrees” (4 Derece) adlı elektronik pop ağıtıdır. Parça tipik çevreci şarkılar gibi umut veya uyarı vermez, tam tersine insanlığın karanlık arzusunu dile getirir. Anohni güçlü, titrek sesiyle “Dünyanın 4 derece ısınmasını istiyorum” diye tekrarlar; “Tüm bu güzel yaratıkların yanışını görmek istiyorum” der. İlk dinleyişte ürküten bu sözler aslında tersine psikoloji ürünüdür. Sanatçı, insanların eylemsizliğini ve örtük ölüm arzusunu yüzümüze çarpmak için, adeta şeytanın avukatlığı rolünü üstlenir. Refrende duyulan o “It’s only 4 degrees” (Sadece 4 derececik) ifadesi, sarkastik bir alay gibi, bugün politikacıların veya sıradan insanların kayıtsızlığını resmeder gibi.

Tarihe bakış: 2015 Paris İklim Anlaşması’nın yapıldığı, küresel ısınmayı 1.5-2°C ile sınırlandırma hedefinin benimsendiği yıldır. Parça dünyanın sanayi öncesi döneme göre 4°C ısınması durumunda yaşanacak felaketleri sembolize eder. Zira o dönem mevcut gidişat 2100’e kadar 4°C ısınmaya doğruydu. Şarkı ilk kez 2015 Glastonbury Festivalinde çalındığında, sahnenin arkasına alevler içinde hayvan görselleri yansıtılır. Parça, The Guardian gibi yayınlarca iklim değişikliği üzerine yapılmış en önemli şarkılardan biri ilan edildir; çünkü kimsenin söylemeye cesaret edemediği bir şeyi söylüyordu: “Belki de içten içe yok oluşu istiyoruz.”

* “4 Degrees”, ismiyle cismiyle iklim krizi manifestosudur. Paris’teki müzakereler 2 derece sınırı için umut verse de, Anohni şarkısında 4 derece diyerek olabilecek en kötü senaryoyu gösterir. Başarısızlığımızı peşinen kabul eder… Bu, iklim hareketinde nadir görülen bir dürüstlük veya provokasyondur. Şarkı, durumu tersyüz ederek dinleyiciyi taraf olmaya zorlar. Ya bu sinik kayıtsızlığa ortak olacaksın, ya da isyan edip hayır diyeceksin dermişcesine… Anohni’nin sözleri aslında bizim kolektif günah çıkarma seansımızdır: “Tüm ormanları yakalım! Bütün türleri yok edelim!” derken titreyen sesi, gözyaşıyla öfke arasındadır. Parçanın finaline doğru vurucu bir satır gelir: “Ne de olsa hepsi ölecek, senin yüzünden, senin yüzünden” diye yankılanır. Bu şarkı, gezegenin ağıtından çok insanlığın itirafıdır.

Sadece dört derececik,
Evet, sadece dört derece…
Görmek istiyorum bu dünyayı,
Kaynayışını izlemek istiyorum…

Gerçekten her yer kaynadığında şaşırmaya hakkımız olmayacak.

Billie Eilish – “all the good girls go to hell” (2019)

Günümüz genç pop yıldızları arasında iklim krizine en sanatsal göndermelerden birini Billie Eilish, 2019 çıkışlı “all the good girls go to hell” (tüm iyi kızlar cehenneme gider) parçasıyla yaptı. Şarkının ismi ve klibi şeytani imgelerle dolu olsa da, alt metinde Eilish’in iklim için feryadı hissedilir. Müziğin sözlerinde Tanrı ve Şeytan atışırken, Billie alaycı bir dille “Hills burn in California” (California’daki tepeler yanıyor) diyerek başlayan bir dize kurar. Ardından “pearly gates” (cennetin incili kapıları) kapalı, çünkü kimse kurtarılmaya değmez bu gidişle imasını yapar. Şarkının en can alıcı satırlarından biri, İnsan ne aptal, onu niye kurtarıyoruz ki? / Kendi kendini zehirliyor şimdi, bizden yardım dileniyor, vay canına dizeleridir. Modern insanın iklim konusundaki ikiyüzlülüğü…

Tarihe bakış: 2018 ve 2019, Kaliforniya’da tarihin en büyük orman yangınlarının yaşandığı yıllardır. Los Angeles çevresindeki tepeler haftalarca alev alev yanarken Billie Eilish de bu manzaraya şahit olan milyonlarca gençten biridir. Aynı dönemde iklim için okul grevleri küresel harekete dönüşür. Billie, şarkının klibini yayınladığında “İklim zirvesine gidin, harekete geçin” diye hayranlarına çağrı yapar. Klipte Billie dev siyah kanatlı bir düşmüş melek olarak petrol benzeri bir sıvının içinde debeleniyor ve ardından alevler içinde dans ediyordur. Pop müzik klipleri içinde belki de en iklim bilinçli işlerden biridir.

*Parça iklim Krizi’ni bir ahlaki hesaplaşma olarak ele alır. Billie’nin lirikleri, insanoğlunu “kendi kendini zehirleyen aptal” olarak tanımlayarak sorumluluğu işaret eder. Ayrıca “niye insanı kurtarıyoruz ki” demesi insanlığın umutsuz vak’a ilan edilmesini ima eder. Genç bir sanatçının dilinden bu kadar ağır sözler çıkması, aslında Z Kuşağı’nın iklim öfkesinin yansımasıdır. Kendi geleceği çalınan bir nesil, belki de Billie’nin sesiyle konuşmaktadır: “Dünyayı mahvettiniz, şimdi de yardım dileniyorsunuz” Klipteki petrol gölü ve yanmakta olan dünya imgesi, gün gibi ortada: Ellerimizle cehenneme çevirdiğimiz bir dünyada cennet beklentimiz abes. Billie Eilish, popülerliğin doruğunda bu mesajı vererek milyonlarca gence çevre bilinci aşılamaya katkı sağlar. 

Tepeler yanıyor California’da,
Ben de görmezden geliyorum sıram gelmişken,
“Uyarmadı” demeyin sonra…

Billie Eilish’in uyarısını duymamak için ancak kulaklarımızı tıkamamız gerek. Peki tıkarsak, cehennem ateşinin uğultusundan da kaçılır mı?

Bu parçalar, 19. yüzyılın pastoral fırtınalarından 21. yüzyılın kavurucu gerçekliğine uzanan bir sesler haritası çiziyor. Kronolojinin bize öğrettiği acı gerçek şu: İnsanlık, doğanın müziğini önce hayranlıkla dinledi, sonra ağıtlara dönüştürdü. 1800’lerde bir senfoni fırtınayı “geçici bir rahatsızlık” olarak resmederken, 2000’lerdeki şarkılar fırtınanın kalıcı bir ikametgaha dönüştüğünü anlatıyor. Bu liste bir eğlencelik şarkı demeti değil; her bir parça, dönemin ruhunun termometresi gibi. Kimi zaman isyan, kimi zaman ağıt, kimi zaman da soğuk bir tokat şeklinde karşımıza çıkan bu parçalara kulaklarımızı mı tıkadık?

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir