Erkan Oğur – Perdesiz Klasik Gitar
Türk müziğinin o kendine has çeyrek seslerini ve makamsal tınılarını klasik gitarla yakalamak isteyen usta müzisyen Erkan Oğur, 1976 yılında Almanya’da radikal bir karar aldı. Standart bir gitarın klavyesindeki metal perdeleri söküp atarak dünya müzik literatürüne ilk perdesiz klasik gitarı kazandırdı. Bu buluşu sayesinde gitar adeta insan sesi gibi esneyebilen, ney tınılarına yaklaşan bambaşka bir ruha büründü. Erkan Oğur daha sonra yine kendi adını taşıyan, kopuzdan ilham alan altı telli Oğur Sazı adında bir başka özel enstrümanı da hayata geçirdi.

Ömür Kılıçaslan – Çağlama
Hariçten Gazelciler grubunun kurucusu ve solisti Ömür Kılıçaslan, hem geleneksel Anadolu tınılarını hem de saykodelik rock soundunu tek bir çalgıda birleştirmek istiyordu. Bu arayış sonucunda, kendi deyimiyle gitar tuşesiyle çalınan bir bağlama olan çağlamayı icat etti. Gitarda olduğu gibi yüksek tel gerilimine dayanabilmesi için sapına çelik çubuk yani truss rod ekledi ve elektro gitar telleri kullandı. Ancak klavye düzenini bağlamadan ödünç alarak doğu müziğinin o eşsiz koma yani çeyrek seslerini çalmayı mümkün kıldı. 2014 yılındaki talihsiz kaybına kadar bu nevi şahsına münhasır çalgıyla özgün işler üreten Kılıçaslan, ardında hem derin şarkılar hem de müzik dünyasına yepyeni bir enstrüman bıraktı.

Harry Partch – Cloud-Chamber Bowls
Amerikalı mikrotonal besteci Harry Partch, geleneksel 12 tonlu batı müziği sistemini reddedip kendi 43 tonlu müzik ölçeğini geliştiren gerçek bir mucitti. Bu ölçeğe uygun sesleri çıkaracak enstrümanları da bizzat kendisi tasarladı. Bunların arasında en dikkat çekeni, 1950 yılında yaptığı ve bulut odası çanakları anlamına gelen “Cloud-Chamber Bowls” enstrümanıdır. UC Berkeley radyasyon laboratuvarından aldığı devasa Pyrex cam damacanaları ortadan ikiye kesip ahşap bir çerçeveye asarak yaptığı bu çalgı, mistik ve kristal netliğinde tınılar üretiyor.

Richard Waters – Waterphone
Eğer hayatınızda en az bir kez gerilim ya da korku filmi izlediyseniz, Richard Waters adını bilmeseniz bile onun icadını kesinlikle duymuşsunuzdur. Waters, 1968 yılında paslanmaz çelik bir hazneye su doldurup etrafına farklı boylarda bronz çubuklar yerleştirerek “Waterphone” adını verdiği enstrümanı icat etti. Çubuklara yayla sürtüldüğünde veya vurulduğunda, içindeki suyun hareketine göre tüyler ürpertici, tekinsiz ve akışkan sesler ortaya çıkıyor. Matrix, Poltergeist ve daha pek çok filmde duyduğumuz o meşhur ürkütücü seslerin arkasındaki sır tam olarak bu metal kapta gizli.
Brian May – Red Special
Queen grubunun gitaristi Brian May, 1963 yılında henüz genç bir çocukken babası Harold ile birlikte tamamen kendi imkanlarıyla bir elektro gitar yapmaya koyuldu. Paraları lüks bir gitar almaya yetmediği için evdeki eski bir şömine rafının maun ahşabını kullandılar, gövdeyi eldeki atık malzemelerle şekillendirdiler ve hatta tremolo kolunu bir bisiklet selesi parçası ile örgü şişinden yaptılar. “Red Special” adı verilen bu efsanevi gitar, grubun tüm albümlerinde Brian May’in o kendine has, dolgun ve şarkı söyleyen gitar tonunu yaratan yegane enstrüman oldu.

Moondog – Trimba
New York sokaklarında viking miğferiyle dolaşmasıyla tanınan sıra dışı besteci Louis Thomas Hardin, yani sahne adıyla Moondog, 1940’ların sonunda kendi perküsyon aletini icat etti. “Trimba” adını verdiği bu enstrüman, birbirine bağlı üçgen ahşap plakalardan oluşuyor ve yanında küçük bir zil barındırıyordu. Moondog, sokak köşelerinde oturup bu aletle ürettiği karmaşık ve hipnotik ritimler eşliğinde şiirlerini okur, kendi müzikal dünyasını inşa ederdi. Trimba, onun ritim anlayışını doğrudan yansıtan çok pratik ve taşınabilir bir buluştu.
Martin Molin – Marble Machine
İsveçli müzisyen Martin Molin, kurucusu olduğu Wintergatan grubuyla birlikte interneti kasıp kavuran devasa bir projeye imza attı. 2016 yılında atölyesinde tamamlayıp paylaştığı “Marble Machine” adındaki bu dev ahşap mekanizma, tam 2000 adet çelik bilyenin yerçekimiyle düşerek ksilofon, bas gitar ve davul parçalarına vurmasıyla çalışıyor. El gücüyle çevrilen bir kol vasıtasıyla çarkların döndüğü bu devasa müzik kutusu, mekanik mühendisliğin müzikle buluştuğu en çılgın noktalardan biri olarak kabul ediliyor.
Michel Moglia – Orgue à Feu
Fransız müzisyen ve metal sanatçısı Michel Moglia, 1989 yılında doğanın en tehlikeli elementini müziğe alet etmeye karar verdi ve “Orgue à Feu” adını verdiği ateş organını icat etti. Bu devasa enstrüman, sıvı gaz brülörlerinden çıkan alevlerin büyük metal boruların içine üflenmesiyle çalışıyor. Boruların içindeki havanın ısıyla genleşip titreşmesi sonucunda, adeta balina şarkılarını ya da devasa rüzgarları andıran, insanı derinden sarsan hipnotik ve sıcak sesler ortaya çıkıyor. Moglia bu aletle dünyanın dört bir yanında ateş gösterileri eşliğinde konserler veriyor.


