Ezginin Günlüğü 1982’de kuruldu. Ortalığı kasıp kavuran Sony Walkman’lerin çıkması ise 1984. İkisinin Türk gençliğinde yoğun şekilde buluşması ise 90’lı yıllara denk gelir. Zaten ülke olarak tek kanallı yıllardan çıkmamız da 1992! Tek kanalda yoğun olarak Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği, Türkçe Sözlü Hafif Müzik, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Pazar Konserleri ile yetişmiş bir yeniyetme için “özgün müzik” özgün bir şeydi. Kimileri çok “özgün” olduğunu çaktırmamak için kimileri daha “havalı” durduğu için Ezginin Günlüğü kasetlerinin daha çok walkmanlerden ve adeta isyan yuvası görünen üniversite kantinlerinde dinlendiğine dair kesin olmayan bir -kesin- bilgiye sahip olabiliriz.
Ezginin Günlüğü ile ilgili 80’li yıllar jenerasyonunun zihninden fazlasıyla melodi, fazlasıyla söz ama ille de bir “öne çıkan” parça vardır. Bir albümü komple sahiplenmiş de olabiliriz. A yüzü B yüzü… Komple!
Ama pek çoğumuzun kafasında yıllardır aynı soru: “Ezginin Günlüğü bitti mi?”
O zaman onların sözleriyle cevap verelim:
“Aşk hiç biter mi?
Hiçbi’şey olmamış gibi boşlukta kaybolup gider mi?” -Aşk Bitti-
Başlangıç: 1980’lerdeki İlk Adımlar
Ezginin Günlüğü tam 42 yıl önce doğdu. Farklı bir ses miydi? Bizim için öyle. Muhalif mi? Belki. Ama daha çok şiirdi sanki… Nazım’ın yaşanmışlığı, Kavafis’in uzak limanları, Shakespeare’in hayali…
Ne diyordu şarkıda, “Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey…”
Evet, Ezginin Günlüğü’nün ilk melodilerine bu dize eşlik ediyordu.
Başka kimlerin izi yoktu ki şarkılarda: Ritsos, A. Kadir, Mevlâna, Paul Valéry, Orhan Veli, Ömer Hayyam, G. Lorca, Şeyh Galip…
1983! Alt yapısı Emin İgüs, Hakan Yılmaz, Şebnem Ünal, Vedat Verter ve Nadir Göktürk tarafından bu taze grup 10 kişilik ekip olarak, ilk konserini 80’lerin ilk yarısında popüler grupların sahne aldığı ama daha çok tiyatro oyunlarıyla hatırlanacak olan bir mekânda; Hodri Meydan Kültür Merkezi’nde verir. Bu ilk konserler “İstanbul Konserleri” adıyla kayda dönüşür… Dönüp dönüp dinlenen bir hatıra olur.

1985! Long play ve kaset olarak yayınlanan ilk albüm “Seni Düşünmek”, Tanju Duru ve Cüneyt Duru’nun gruba katılmasıyla Emin İgüs ve Nadir Göktürk’le birlikte, dört kişilik bir çekirdek kadroyla yayınlanır.
“Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey..
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil
Şarkı söylemek istiyorum…”
Güzel mi? Elbette. Ama hüzünlü güzel.
Ses Bulma Dönemi

1986! İkinci long play “Sabah Türküsü” askerde olan Emin İngus’un yokluğunda çıkar. Kimi zaman hüzünlü kimi zaman coşkulu parçaları Hakan Yılmaz ve Gülnaz Gover’in seslerinden dinleriz.
“Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü
Bir iner bir çıkarım bu yokuşu” -Sabah Türküsü-
1987! O yıl Ezginin Günlüğü, Anadolu’yu biraz doğuya taşıdır. Azerbaycan’a… Şarkılarına, türkülerine, mahnılarına… O yıl çıkan üçüncü albüm çalışması “Alagözlü Yar” iki kültürün buluşması olur, Tanıdık melodilerle ezginin yorumu eklenmiştir.
Bir klasik, “Gülçehre”… Üzeyir Hacıbekov’un ünlü opereti ‘Arşın Mal Alan’dan alınan bu eser, Şebnem Ünal’ın sesiyle başkalaşır. Reşit Behbudov’un, Mustafa Bülbül’ün dokunduğu melodilerle şekillenen albüm, dinleyenlere tanıdık ama yeni bir yolculuk sunar.
“Nedir bu ahüzarın-zarın?
Gülçehre, tez söyle…”
1988! “Bahçedeki Sandal”la grup sanki kendi sesini daha fazla bulmaya başlamış gibidir.
“Boşboşuna söylüyorum
Şarkımı kimseler duymaz
Ben boşuna seyrediyorum
Güzelliğine kimse doymaz
Su uyur, düşman uyur
Haste-i hicran uyumaz”

1990! Kendi sesini bulma yolculuğu “Ölüdeniz” ile devam eder. Bu iki albümdeki müziklere Türk ve dünya şiirinden en güzel dizeler eşlik ediyordur.
“Zaman geçecek mi bulutların içinden
Bir yanlış bırakmadan anılara…”
Dönüşüm ve Yükseliş
Artık büyük bir değişim kapıdadır. Muhtemel herkesin kendine göre sebepleri vardır elbet ama Emin İgüs, Cüneyt Duru ve Tanju Duru gruptan ayrılmış, Nadir Göktürk yalnız kalmıştır. Göktür yalnızlığa sitem edip küsmek yerine, yola devam etmeyi seçer.
12 Eylül askeri darbesi yüzünden uzun yıllardır Hollanda’da yaşamak zorunda kalan Hüsnü Arkan Ezginin Günlüğü’nün yeni bölümünü başlatan isim olacak, Fatih Saçlı ve Arzu Bursa da gruba eklenecektir.

1993, Ezginin Günlüğü’nün kimliğinde iki önemli değişikliği beraberinde getirecek olan “İstavrit”in yılı olur. Artık yalnızca şiirlere ses olmakla kalmıyor kendi sözlerini de söylüyorlardır. Ve Hüsnü Arkan’ın solistliğiyle grubun artık yeni bir tonu vardır.
“Size göre biz boş yere yaşıyorsak çaresiz
Oltadaki balık kadar yoksa değerimiz
Biz de kayıklara atlayıp
Vapurlara yaşadığı denizlere gideriz.”
Değişen hep grup olmayacaktı elbette… O yıllarda Türkiye de değişiyordu. Askeri yönetimin gölgesi çekiliyor, özel televizyonlarla yeni bir dönem başlıyordu. Bu değişimin, Ezginin Günlüğü’nü değiştirmemesi imkânsızdır. Devlet televizyonunda sansüre uğrayan grubun yeni mekânı özel kanallar olur. Onların şarkıları artık walkmanlar ve üniversite kantinlerinde değil; evlerde, sokaklardadır…

1995! Kimilerine göre dönüm noktası olan “Oyun” o yıl geldi.
“Ah efendim bırak beni
Bir başım var alıp gideyim
Ah efendim bırak gideyim
Oyun bu, sen kazandın ben kaybettim”
Sahi Ezginin Günlüğü’nde kaç dönüm noktası vardı? Albümün klipleri televizyon ekranlarını doldurur. Ve bir şarkı, herkesin diline pelesenk olur. Albümün 7’inci parçası: “Düşler Sokağı”…
“Ben kuşlardan da küçüktüm
Bir gece vaktiydi…”
Yüzbinleri aşan satış rakamlarına ulaşırlar; bir zamanlar “özgün” olan grup sanki artık herkesin olmuştur.
1996! Ezginin Günlüğü’nde yeni bir dönemin kapılarının aralandığı yıl… Ne demiştik bu günlükte köşe başları da, virajlar da, dönemler de, bölümler de, sayfalar da bitmiyordu…

Grup, Feyza Erenmemiş’in katılımıyla farklı bir tını kazanır. O yıl çıkan “Ebruli” albümü, eskiyle yeniyi bir araya getiren köprü gibidir…
“Uyanır gece yarısı
Yoktan sevda yaparım…”
“Ebruli”… Biraz gerçek biraz rüya… hayat gibi… Ne tam bir renk ne de tamamen başka…
Yeni Milenyum ve Değişen Sesler
Sonraki yıllarda, eski şarkılar geri gelir. 1997’de “Hürriyete Doğru”, 1998’de “Aşk Yüzünden”. Hepsi yeni düzenlemelerle farklı duygular kazanarak dönmüştür.
2000! O yıl yayınlanan “Rüya” albümüyle grup, dinleyicisini bir düş dünyasına çağırır.
“Bir gül kokar, tüm çiçekler ezilir…”

2002’de ise “Her Şey Yolunda” albümü, bu düşü gerçeğe dönüştürür gibidir.
“Uyandım ter içinde dünya karanlık
Bir sinek başımda dönüp dönüp duruyor
Bir çocuk yüzü ekranda paramparça
Oh be dedim her şey yolunda…”
Bu dönem, Eylem Atmaca’nın katılımıyla gruba yeni bir soluk gelmiştir.
2003’te “İlk Aşk” ve 2005’te “Dargın Mıyız?” çıkar. Ezginin Günlüğü, bir yandan geçmişi o günlere taşırken, bir yandan da yeni hikayeler anlatmaya devam ediyordur. Ancak asıl dönüm noktası, -alın işte bir dönüm noktası daha- grubun 25. yılına denk gelen 2007’de gelir. Bir tribute albüm “Çeyrek”!. Türkiye’nin önde gelen 25 sanatçısının seslendirdiği 25 Ezginin Günlüğü şarkısı. Bir saygı duruşu… Bir teşekkür…
Ezginin Günlüğü’nün hikayesi sadece ismi geçen grup üyeleriyle yazılmadı. Sumru Ağıryürüyen, Hüsnü Şenlendirici, Erkan Oğur, Göksel Baktagir gibi pek çok değerli müzisyen bu hikâyeye eşlik etti. Gitarın, klarnetin, kemanın olması gerektiği yerde onlar da dahil oldu… Grubu herkesin hikayesi yapan belki de biraz bu çeşitlilikti…
Türkiye’nin dört bir yanında sahne alırlar. Sonra hikâyeleri sınırları aşar, ezgi dünyaya yayılır; Almanya’dan İngiltere’ye, İsveç’ten Kıbrıs’a ve daha pek çok ülkeye ulaşmışlardır…
Günlük Yazılmaya Devam Ediyor!
2010! Bir dönem daha kapanır.. Son on yıldır herkese “Hüsnü Arkan dönüyor mu?” sorusunu sorduran Arkan’ın ayrılışı bu yılda olur.
Bir kapı kapansa da, bir yol bitse de günlüğün hikayesi yazılmaya devam ediyor. Bu süreçte, Ezginin Günlüğü’nün belkemiği Nadir Göktürk pergelin sabit ayağı olarak hep kaldı.
Bir Azeri türküsü ya da bir Shakespeare dizisi… Ezginin “günlüğündeki” tüm kapanan kapılar… Sonuçta hepsi her seferinde kalbe açıldı…
Ezginin Günlüğü, derinlere kök salmış bir ağaç gibi yaşamaya devam ediyor. Bazen yaprak döküyor, bazen koca bir dal kırılıyor ama yeniden yeşeriyor…
Grup yeni dallarıyla, 13 Aralık 2024 akşamı Zorlu Turkcell Platinum Sahnesi’nde konser verecek. O günlüğün hikayesinin ara başlıklarındaki tüm o güzel şarkılar o sahnede söylenecek.
Bizler de galiba şu satırı mırıldanarak gideceğiz:
“Ne sen söyledin derdini, ne ben sevdiğime inandım.
Unut geçen eski günleri, bunca yıl sonra nasılsın?”


