Seksenlere veda, doksanlara merhaba
Dünyaya düştüğü günden vedasına kadar farklı on yıllarda milyonlarca insanı etkilemiş David Bowie, 1980’lerin ortasında yeni bir yol bulmuştu kendine. Ki bu yol sayesinde disko sound’una kendi dokunuşunu katan sanatçı, “Let’s Dance”in başarısının ardından farklı uğraşlara yöneldi. Sinemaya vakit ayırmaya başlarken bir yandan yazmaya da başladı. Ancak müzik tarafında nasıl bir rota çizmesi gerektiği konusundaki şüpheleri hep aklının bir köşesindeydi. Nitekim, 1987’de çıkan “Never Let Me Down”, David Bowie’nin kariyerinin en zayıf işlerinden birine dönüştü. Bu sebeple yeni gruplara, türlere ve profillere ayırdığı zaman arttı. 1989’da Nine Inch Nails’ın ilk albümünü çıkarmadan önce seksenlerde birçok ortalama grupta yer alan Trent Reznor, Bowie’nin hafızasına kazındı. “Pretty Hate Machine”in rahatsız edici keskinliği, öfkesi ve türler arası geçişkenlikten korkmayan yapısı, David Bowie’nin doksanlarda yapmak isteyeceği müziğe de işaret fişeği oluşturdu. Sonrasında elektronik müzik, IDM, trip-hop ve post-grunge türlerini David Bowie dili ve edebiyatına dönüştüren sanatçı, seksenlere ettiği vedayı doksanlara güçlü bir merhabaya dönüştürmeyi amaçladı. Bunun için de üç aşamalı bir çözüm buldu. Güncel müziği yakalayacak, MTV’nin gücünü kullanacak ve herkesin aklını alan bir grupla turneye çıkacaktı. İşte Trent Reznor ve Nine Inch Nails, tüm maddeleri tek seferde tik işaretiyle dolduracak isimdi. David Bowie için karar anı, Nine Inch Nails’ın 1994 Woodstock’ta çamurla kaplı, vahşi ama bir o kadar da duygu dolu performansını izlemek oldu.
Çift başlı turne
1995’te David Bowie’nin telefonu çaldırdığı kişi, o dönemin alternatif müzik sahnesinde giderek kült bir figüre dönüşen Trent Reznor’dı. Bowie, “Outside” albümünün karanlık, endüstriyel ve hırpalanmış dünyasını sahneye taşırken, bu yeni dönemi genç ve radikal bir enerjiyle yan yana getirmek istiyordu. Reznor içinse bu telefon, Nine Inch Nails’ın o güne kadarki en büyük başarısıydı. Kuzey Amerika turnesi başladığında tablo netleşmeye başlamıştı. Bowie her akşam sahneye “Outside” albümünün soğuk kimliğiyle çıkıyor; Nine Inch Nails ise endüstriyel müzik dersi veriyordu. Bowie’yi daha klasik haliyle görmek isteyenler Nine Inch Nails setlerine mesafeli duruyordu. Gelgelelim turne ilerledikçe bu gerilim, gecenin omurgasına dönüştü.

MTV’nin bu turneyi adım adım takip etmesi, hikayeyi iyice güçlendirdi. Alternatif kültürün ana akıma sızdığı bir dönemde, Bowie – Reznor ortaklığı televizyon için biçilmiş kaftandı. Bir yanda popüler müziğin yaşayan efsanesi, diğer yanda gençliğin öfkesini ve yabancılaşmasını temsil eden tekinsiz bir figür. Canlı performanslar, röportajlar ve perde arkası görüntülerle turne, yılın en çok konuşulan müzik olaylarından biri haline geldi. En kalıcı etki ise sahne dışında oluştu. Bowie, Reznor’a asla kavuk devredecekmiş gibi usta muamelesi yapmadı. Onu kendisiyle eşit bir sanatçı olarak gördü. Reznor da Bowie’ye saygısını hayranlığıyla birleştirerek gösterdi. Aralarındaki ilişki ne bir usta-çırak anlatısına sıkıştı ne de geçici bir pazarlama hamlesiydi tam da bu yüzden. 90’lar alternatif müziğinin bu kesişim noktası, Bowie’nin zamansızlığını ve Reznor’ın kalıcılığını aynı anda mühürleyen nadir anlardan biri olarak tarihe geçti. Bowie’nin ölümünden sonra Rolling Stone’a yazdığı David Bowie anılarında o tarihi günleri şöyle anlatmıştı Trent Reznor:
“Benim için her Bowie albümü, kendine özgü bir anılar dizisiyle birlikte gelir. Plakların altın çağında, arkadaşımın evine gider, bodrum katında onun plakların dinlerdik. “Scary Monsters”, kendimi tanımamı sağlayan ilk albümdü. Doksanların başına gelindiğinde, sahnede izleyiciyle buluşmaya başladığımda Bowie’ye tam anlamıyla kafayı takmıştım. Onun bıraktığı tüm ipuçlarını dikkatle takip ediyordum. Zamanla kendini ele veren şarkı sözleri, şifreli fotoğraflar, dergi yazıları… Tüm bunları yorumlayarak, benim için Bowie’nin ne ifade ettiğini zihnimde inşa ettim. Müziği, kendimle ilişki kurmamda ve kim olduğumu anlamamda bana büyük ölçüde yardımcı oldu. Nelerin mümkün olabileceği, bir sanatçının rolünün ne olabileceği ve aslında hiçbir kuralın olmadığı konusunda son derece güçlü bir ilham kaynağıydı.

Şansa bak ki doksanların ortasında bana ulaştı ve “Birlikte çalışalım ve ortak bir turneye çıkalım,” dedi. Outside turnesinin benim için ne kadar gerçeküstü bir deneyim olduğunu ifade etmek gerçekten zor. Bu adamla yüz yüze tanışmak ve onunla vakit geçirmek tüm beklentilerimin ötesine geçiyordu… Zarif, çekici, mutlu ve korkusuz bir karakter olması, ona yeniden hayran olmamı sağladı.
Provalar sırasında yaptığımız ilk görüşmelerden birinde, turnenin nasıl işleyeceğini konuşuyorduk. O dönemde tuhaf bir durumla karşı karşıya kaldım. Kuzey Amerika’da ondan daha fazla bilet satmıştık. Ama David Bowie ile çıktığım turnede onun benim açılışımı yapması gibi bir ihtimal olamazdı. Bana şunu söyledi:
“Biliyorsun, kimsenin benden duymak istediği şeyleri çalmayacağım. Kısa süre önce tuhaf bir yeni albüm bitirdim. Berlin üçlemesini andıran bazı parçalarla birlikte bu yeni albümden seçmeler çalacağız. İnsanların görmek isteyeceği şey bu değil, ama benim yapmam gereken bu. Ve siz her gece bizi sahneden silip süpüreceksiniz.”
O an içimden, “David Bowie’ye dair okuduğum yazılardaki o korkusuzluğa bizzat tanıklık ediyorum,” diye geçirdiğimi hatırlıyorum.
Sonunda, gösterinin tek ve bütünlüklü bir deneyim gibi hissettirmesini sağlayacak bir yol bulduk. Biz daha sade bir setle sahneye çıkıyor, ardından David yanımıza gelerek “Subterraneans”ı söylüyordu. Sonra onun grubu sahneye katılıyor, hep birlikte çalıyor, ardından benim grubum sahneden ayrılıyordu. Hayatımın en unutulmaz anlarından biri, David Bowie’nin yanında sahnede durup benimle birlikte “Hurt”ü söylemesiydi. Ben, o esnada ben değildim. Zihnimde sürekli şu düşünce dönüyordu:
“Hayatımı dönüşütüren insanla aynı sahnedeyim ve o, benim yatak odamda yazdığım bir şarkıyı söylüyor.” Bu, kelimenin tam anlamıyla olağanüstü bir andı.
Amerikalılardan korkuyorum
Bu işbirliğinin zirvesiyse, takvimler 1997’yi gösterdiğinde kapağında dinleyiciye sırtını dönmüş bir David Bowie gördüğümüz “Earthling” albümünün 8. şarkısıydı: ‘I’m Afraid of Americans’
Bowie ve Brian Eno imzası taşıyan bu parça, Amerika’nın kültürel yayılımını “Johnny” adlı bir stereotip üzerinden ele alır. Sözlerde homojenleşmiş, tek tipleşmiş Amerikan kültürünün yerel yaşamı boğduğu ironik bir dille aktarılır. Bowie’nin sözleri, basit bir eleştiriden ziyade, McDonald’s ve Disney gibi küresel simgelerin farklı kültürleri nasıl etkilediğine dair daha geniş bir sorgulama içermekten geri durmaz.
‘I’m Afraid of Americans’ işitsel açıdan David Bowie’nin kariyerindeki en farklı şarkılardan biri. Elektronik bir altyapının üzerine eklenen endüstriyel sound, şarkının omurgasını oluşturuyor. Şarkı 1980’ler ile 1990’ların elektronik deneyimlerini bir araya getirirken aynı zamanda “Earthling” albümünün genel tarzını da özetliyor. Ki Nine Inch Nails’ın 1994’te dünyaya hediye ettiği “The Downward Spiral”ın, bu albüme ve şarkıya verdiği ilham yadsınamayacak ölçüde. Birçok müzik yazarı, şarkının ana melodisinin zaman zaman Bowie’nin daha önceki ‘Ashes to Ashes’ parçasının hissini andırdığını ve rock ve drum & bass arasındaki alışılmadık sentezin gerçekleştiğini vurgulamışlardı.

‘I’m Afraid of Americans’ın klibi, Bowie’yi New York sokaklarında Trent Reznor’ın canlandırdığı psikopat bir karakterden kaçarken göstermekte. Burada Bowie’nin saklanmaya çalışması, sokaklardaki şiddet görüntülerinin yalnızca onun algısında belirmesi ve Reznor’un takıntılı şekilde Bowie’yi yakalamaya çalışması, yalnızca fiziksel bir kovalamaca değil, sembolik olarak Amerikan kültürünün dünyayı tüketme arzusunun görsel bir betimlemesi olarak okunabilir. Reznor’un karakteri, Travis Bickle benzeri bir Amerikan psikopatizmi figürü olarak yer alırken, Bowie’nin yabancı konumundaki paranoyası, Amerika’nın kültürel gücünün baş döndürücü etkisinin dışavurumu. Amerikan kültür emperyalizminin Batı dışı kimlikler üzerindeki baskınlığının; bireysel kaçış, kaybolan algı ve nihai teslimiyetle birleştiği çarpıcı bir sanat eseri olarak klibe yansır.


