BeatTalks: Aārp

Ahmethan Vural
Okuma Süresi: 12 Dakika

Önce senden başlayalım. Emmanuel kim? Neden Aārp adını seçtin? Biraz kendinden ve müzikle olan geçmişinden bahseder misin?

Müzikle iç içe bir ailede büyüdüm. Annem ve babam müzik öğretmeni, kardeşim de besteci. Bu yüzden küçük yaşta klasik müzikle tanıştım. Ergenlik dönemimde ağabeyim beni elektronik müziğe yönlendirdi; özellikle Warp Records çevresindeki Squarepusher, Autechre ve Aphex Twin gibi isimleri dinlemeye başladım. Çocukken viyola çalıyordum ve bir noktada, “Ben de kendi müziğimi yapabilirim,” diye düşündüm. Gitar ya da piyano çalmıyordum ama elektronik müziği seviyordum; o yüzden “Neden olmasın?” dedim. Sanırım 16-17 yaşlarındayken beste yapmaya başladım. Şimdi 32 yaşındayım, yani epey zaman geçti. İlk yaptıklarım kötüydü ama o zaman bile deneysel bir tarafı vardı. Sonra farklı isimler kullandım; açıkçası çoğu berbattı. Aārp adını 2016’da yayımlanan Novae Gemmae EP’si için seçtim. İsim arpejlerden geliyor. Kardeşim müziğimle dalga geçip arpej taklidi yaparak “Senin müzik hep böyle,” derdi. Haksız da değildi; arpejleri gerçekten çok seviyorum. Şu anda öğretmenlik yapıyorum. Müziği daha çok hafta sonları ve özellikle tatillerde, boş zamanlarımda üretiyorum.

Klasik müzik eğitiminin beste yaparken sana faydası oluyor mu? Müzik üretirken bunun avantajını hissediyor musun?

Bir açıdan evet. Özellikle armoniye karşı duyarlılık konusunda çok faydasını görüyorum. Ama yapı konusunda aynı şeyi söyleyemem; benim müziğim çok katı kalıplara dayanmıyor. House ya da new age gibi daha belirgin yapıları olan bir müzik değil. Yine de armoni, akor ve düzenleme gibi konularda klasik müzik geçmişimin etkisi kesinlikle var. Zaten en sevdiğim müziklerden biri de klasik müzik. Elektronik müziği de çok seviyorum ama armoni anlayışıma en çok hitap eden şey hâlâ klasik müzik.

Türkiye’ye ilk gelişin mi, yoksa ülkeyle daha uzun süredir devam eden bir bağın var mı?

İlk kez yaklaşık bir buçuk yıl önce geldim. Burada gazetecilik yapan bir arkadaşım var. Gürcistan’da bir süre kaldığım dönemde tanıştığım İranlı bir bas gitarist de beni Türkiye’ye çağırmıştı. Ben de geldim ve sanırım altı hafta kadar kaldım. İlk gelişim epey uzundu. O dönemde kız arkadaşımla tanıştım; o zamandan beri ne zaman tatilim olsa buraya geliyorum. Sanırım bu, Türkiye’ye onuncu ya da on birinci gelişim.

Türkiye hakkındaki fikrin zaman içinde değişti mi? İlk gelişinle bugünkü bakışın arasında nasıl bir fark var?

İstanbul’u ilk geldiğimde gerçekten çok sevmiştim ama bir yandan da “Bütün tatillerimi burada geçirmek istemem,” diye düşünüyordum. Sonraki gelişlerimdeyse şehri giderek daha fazla sevmeye başladım. Artık şehri daha iyi tanıyorum, tek başıma daha rahat hareket edebiliyorum ve kendimi burada çok daha rahat hissediyorum. Hatta bir gün İstanbul’a taşınabileceğimi bile düşünüyorum. Ama işim yüzünden bu biraz zor; öğretmen olduğum için uzaktan çalışamıyorum, sınıfta olmam gerekiyor. Öğretmenlik sınavına hazırlanırken Türkiye üzerine de biraz çalışmıştım. Sorulardan biri Ortadoğu’yla ilgiliydi ve Türkiye de konunun içindeydi; özellikle 1876’dan 1980’lere kadar olan dönem. Mustafa Kemal, Jön Türkler ve benzeri konuları çalışmıştık. Buraya ilk geldiğimde İstanbul’un yanında Paris’in ne kadar sakin kaldığına da gerçekten şaşırmıştım. İnsanların “Paris çok hareketli,” dediğini duyunca içimden “Neden bahsettiğinizi bilmiyorsunuz,” diyorum; çünkü İstanbul gerçekten çok çılgın bir şehir.

Parçalarında Beşiktaş ve Kadıköy isimlerini kullanmana ne sebep oldu? Bu isimlerin arkasında nasıl bir hikâye var?

Parça isimleri bulmak konusunda hiçbir zaman çok iyi olmadım. Bir dönem birkaç hafta Kadıköy’de kaldım. Beşiktaş’a da gidip geliyordum ve etrafta futbol forması giyen çok fazla insan görüyordum. Bu parçalardan birinin taslağını Instagram hikâyemde paylaştıktan sonra, “Neden buna böyle bir isim vermeyeyim ki?” diye düşündüm. Yani arkasında çok karmaşık bir hikâye yok. Bu arada Kadıköy’ü gerçekten sevdim; Yeldeğirmeni civarında kalıyordum.

En sevdiğin beş albümü sayabilir misin? Bir de plaklarla ilişkin nasıl?

Aphex Twin’in Analord serisi ilk aklıma gelenlerden. Alva Noto’nun Xerrox Vol. 2’sini ve Amon Tobin’in Splinter Cell: Chaos Theory için yaptığı müzikleri de kesinlikle sayarım. Bunlar özellikle ergenlik dönemimde çok dinlediğim işlerdi. Daha yakın dönemden de SOPHIE’nin Product’ını ekleyebilirim.

Bu albümlerin ve sanatçıların müziğin üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Fikirlerini çaldım diyebilirim. Bir şeyleri doğrudan alıp kullanmak anlamında değil; mesela davul dokularını nasıl kurduklarına bakıp benzer fikirleri kendi yöntemimle yeniden üretmeye çalıştım. Çünkü kullandığım sesleri kendim yaratıyorum. Her sese sıfırdan başlıyorum, hazır ses ayarları kullanmıyorum. O yüzden bu yaklaşım bana çok yakın. Bir tekli üzerinde çalışırken de Trance Wax dinliyordum ve “Neden ben de Trance Wax gibi bir parça yapmayayım?” diye düşündüm. Sonra yaptım. Sebebi aslında bu kadar basit.

Elektronik müzik yapmak isteyenler için biraz teknik tarafa girelim. Müzik üretirken neler kullanıyorsun, çalışma yönteminden biraz bahseder misin?

Ableton Live kullanıyorum. Son zamanlarda Max/MSP de kullanmaya başladım. Max/MSP, bir bakıma modüler bir synthesizer gibi çalışıyor ama algoritmalar üzerinden ilerleyen, oldukça karmaşık bir çalışma ortamı. Ayrıca MonoMachine diye bir cihaz kullanıyorum; şu anda çok pahalı. Satacak olsam aldığım fiyatın dört katına satabilirim ama satmayı düşünmüyorum. Sanırım üretimi durdurulmadan önce Avrupa’daki son cihazlardan birini almıştım. Bir de Elektron Octatrack kullanıyorum. Hepsi bu. Yeni başlayanlara en çok vereceğim tavsiye bol bol müzik dinlemeleri, başkalarının yaptıklarını taklit etmeye çalışmaları ve kullandıkları programa gerçekten hâkim olmak için kendilerine zaman tanımaları olur. Ben eğitim videolarını pek sevmiyorum. Max/MSP’yi bu tür videolarla öğrenmeye çalıştım; bazılarında iyi fikirler var ama bence çoğu konuyu iyi anlatmıyor. O yüzden kendi kendime öğrendim. Çok hata yaptım ama o hatalar da üretim sürecimin bir parçasıydı.

Teknik konulardan konuşmuşken, yapay zekâ hakkında ne düşünüyorsun?

Açıkçası hiç ilgimi çekmiyor. Yapay zekâ kullanan insanlar hakkında da çok fazla şey bilmiyorum ama ben politik sebeplerden dolayı kullanmıyorum. Bir de öğretmenlik yaptığım için öğrencilerimin yapay zekâ kullanması bazen sinirimi bozuyor. Kullanan insanlara karşı kişisel bir problemim yok ama ben kendi adıma kullanmak istemiyorum. Sanatsal üretimde de kullanmak istemiyorum. Belki gelecekte fikrim değişir, bilmiyorum.

İlk albümün Propaganda oldukça politik bir albüm ve parça isimlerini de çok seviyorum. Sence siyasetle müziğin ilişkisi nasıl? Bir de şu an dünya siyaseti hakkında ne düşünüyorsun?

Bu albümü Fransa’daki Sarı Yelekliler protestoları sırasında yaptım. O dönem Fransız televizyonlarında duyduklarım beni gerçekten çok şaşırtmıştı. Sürekli protestocuların şiddeti öne çıkarılıyor, polisin uyguladığı şiddetten ise neredeyse hiç bahsedilmiyordu. Bana göre bunda bir yanlışlık vardı; şiddetin bütün sorumluluğunu protestoculara yükleyemezsiniz. O sıralar siyaset üzerine de çok okuyordum. Özellikle Marx ve Grégoire Chamayou gibi isimleri, ayrıca Lenin gibi teorisyenleri okuyordum. “Propaganda”nın albüm için iyi bir isim olabileceğini düşündüm. Şimdi biraz pişmanım açıkçası. Gençken bu tür şeyleri çok fazla düşünmeden söyleyebiliyorsunuz; artık bir işim var. Öğretmenliğin de benim için politik bir tarafı var, çünkü öğrencilerimin çoğu işçi sınıfından geliyor. Siyasetle ilişkimi artık biraz da yaptığım iş üzerinden kuruyorum. Tabii onları kendi fikirlerim doğrultusunda etkilemeye çalışmıyorum; benim işim bu değil. Ama daha iyi çalışmalarına, daha fazla beceri kazanmalarına ve belki de daha iyi bir geleceğe sahip olmalarına yardımcı olmak istiyorum. Şu anda politik olarak yaptığım şey daha çok bu.

Kendini bağımsız bir müzisyen olarak tanımlar mısın? Avrupa’daki bağımsız müzik sahnesi hakkında ne düşünüyorsun? Spotify ve SoundCloud gibi platformlara bakışın nasıl?

Bandcamp’in varlığını çok olumlu buluyorum. Çünkü çok farklı türlerde müziğe kolayca ulaşabiliyorsunuz. Ayrıca iyi editörleri ve küratörleri var; iyi seçkiler hazırlıyor, müzik üzerine güzel yazılar yayımlıyorlar. Fransa’da işler biraz farklı. Çok küçük bağımsız plak şirketlerimiz var. InFiné artık epey büyük ve oturmuş bir yapı ama hâlâ bağımsız. Fransa’daki sistem bazı başka ülkelerdeki gibi işlemiyor; yasalar yüzünden bazı şeyler daha yavaş ilerliyor. Kendimi bağımsız bir müzisyen olarak tanımlarım, evet.

Bağımsız müzisyen olmanın artıları ve eksileri neler?

En büyük mesele emek ve zaman. Bence ne kadar bağımsız olursanız evrak işleriyle o kadar fazla zaman kaybediyorsunuz. Bir yerde çalabilmek için insanlarla tanışmanız, sürekli iletişim kurmanız gerekiyor. Tam zamanlı müzisyen değilseniz bu çok zor olabiliyor. Ben bu tarafı kendim yönetmiyorum. Öğretmen olduğum için buna ayıracak zamanım yok; zaten yeterince işim var. Bu işleri plak şirketim benim adıma hallediyor, o yüzden rahatım. Spotify’a gelirsek, bence herkesi kazıklıyorlar.

Bir müzisyen olarak Spotify’dan çok kazanmıyor musun?

Aslında genel olarak müzikten çok fazla para kazanmıyorum. Bence insanlar müziğe para ödemek istemiyor. Gerçekten müzik satın alanların sayısı çok az. DJ’ler belki biraz daha farklı. Ama insanların yaklaşımı bana tuhaf geliyor: Kimsenin aklına bir kitabı çalmak gelmezken müzik söz konusu olduğunda bunu yapmak neden bu kadar normal geliyor?

Müzik açısından gelecek planların neler? Üretim tarafında kendini nereye götürmek istiyorsun?

Daha fazla müzik yayımlamak istiyorum. Son yıllarda çok fazla iş yayımlamadım; Propaganda 2020’de çıktı. O yüzden daha fazla üretmek ve farklı türleri denemek istiyorum. Belgeseller ve sinema için müzik yapmak da isterim. Mekânlara özel ses işleri yapmak da ilgimi çekiyor. Bir de başka insanlarla birlikte çalışmayı gerçekten istiyorum. Şimdiye kadar çoğunlukla tek başıma çalıştım. Bunun iyi tarafları var ama başka biriyle üretmenin, farklı bir bakış açısı kazanmanın ve yeni şeyler öğrenmenin de çok değerli olduğunu düşünüyorum. Max/MSP konusunda da gerçekten ustalaşmak istiyorum. Geleceğe dair planım kabaca böyle. Artık öğretmenlikte de biraz daha deneyim kazandığım için işlerimi daha iyi yönetebiliyorum ve müziğe ayıracak daha fazla zamanım oluyor.

Oyun müzikleri hakkında ne düşünüyorsun? Splinter Cell’den bahsettin; ileride bir oyun için müzik yapmayı düşünür müsün?

Uzun yıllar önce video oyunu oynamayı bıraktım, o yüzden şu an oyun dünyasında neler olup bittiğini pek bilmiyorum. Ama evet, ilginç bir proje olursa oyun müziği yapabilirim. Gençken Skyrim ve Oblivion gibi oyunların müziklerinden çok etkilenmiştim. O dönem oynadığım oyunların müzikleri beni gerçekten çok besledi.

Son olarak Türkiye’deki dinleyicilere ne söylemek istersin?

Keşke Avrupa’da Türkiye’deki müzik sahnesini daha iyi tanısak ve buradaki müzisyenler Fransa gibi ülkelere çalmak için daha kolay seyahat edebilse. Bunun onlar için zor olduğunu biliyorum; şu saçma Schengen vize düzenlemeleri yüzünden vize almak gerçekten çok zor olabiliyor.

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir