Hepimizin zaman zaman kalabalığın içinde de tek başına hissettiği anları iliklerimize kadar yaşatan “Tek Kişilik Masa” adlı ilk albümünü çıkaran Selin ile buluştuk, röportajın başından sonuna kadar zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız bir sohbet ettik.
Müziğini “Selin’in Mutfağı” olarak tanımlayan Selin; her dinleyiciye hitap eden bir tat, bir duygu sunmak istiyor. Albüm, ona göre sadece bir müzikal anlatı değil; bireysel bir yüzleşme, içsel bir hesaplaşma, zaman zaman da bir terapi seansı. Gelin Selin’in Mutfağı’nı birlikte tanıyalım!
Tek Kişilik Masa: Bir Yüzleşme ve Terapi Alanı

Tek Kişilik Masa aslında adı gibi tamamen tek başına; kendi doğrularınla, gerçeklerinle, geçmişinle, acılarını yani kısacası her şeyini dertleşir gibi, onları göz önüne getirerek ve düşünerek bir araya toplayan bir masa. Bunu sahnede de hep söylüyorum: Tek başına yemeğe gitmek ya da insanların arasında bir masada tek başına oturmak sosyal olarak biraz garip görünebiliyor, anksiyete yaratabiliyor. “Acaba yargılanıyor muyum?” sorusu aklımızda beliriyor. Ancak bu deneyimi yaşadıktan sonra bu anın ne kadar değerli olduğunu fark edebiliyor insan. Bu albüm sürecinde de hem kendi yaşadıklarım hem de arkadaşlarımdan duyduğum hikayelerle “tamam Selin, tek başına kalmalısın, tek başına oturmalısın, bu masada hangi duyguların öne çıktığını, hangi hislerin seni tetiklediğini, nelerin üstünden geçmen gerektiğini kavramalısın” diyerek hem metaforik hem de gerçek anlamda bir konsept yarattım. Yani “Tek Kişilik Masa”, tamamen duygularınla bir masaya oturup; hem pozitif hem de negatif, kendini ve başkalarını eleştirdiğin bunun yanında da yüzleşmeler yaşadığın terapi gibi bir dünya.
Hayatında gerçekten de bir “tek kişilik masa”da oturduğunu düşündüğün bir an ya da anlar oldu mu? O masada oturmakla o masadan kalkmak arasında nasıl bir karar verdin kendi içinde?
İnsan ilişkilerinde beklentilerimiz oluyor şüphesiz. Aslında “Tek Kişilik Masa”da benim için iki anlam var: Bir tanesi genel anlamıyla herkese hitap eden kısmı. Diğeriyse içimizde yarattığımız heveslerimiz. Birisi için de olabilir, kendimiz için de olabilir bu. Bunu yazarken de bazı beklentilerim vardı. O yüzden de masayı kullandım. Orada süslü bir masa var ama ben o masaya çok sade bir şekilde oturuyorum. Çünkü beklentimdeki o iki kişilik yemeğe ne kadar heyecanlanıp istesem bile o istediğim gibi olmadı örneğin. Sevgili olabilir, arkadaş olabilir, aile olabilir… Sonuç olarak beklediğin insan karşında istediğin hâliyle orada değil ve sen bu yüzden tek başına hissettin. Rezervasyonun iki kişilik olsa da sen orada tek başınaydın. Hani vardır ya “onunlaydım ama hep tek hissettim kendimi aslında” dersin. Biraz da onu anlatıyorum. Bazen böyle dönemler oluyor ve ben o tek kişilik masa deneyimini fırsata çevirdim.
Albümün Hikayesi ve Yaratım Süreci

Bu albüme başlarken kafanda neler tasarlamıştın, tasarladıklarını hayata geçirebildin mi? Arkana baktığında “oh be” diyor musun yani demek istediğim. Ya da “keşke şunu da son anda ekleseydik” dediğin bir şeyler var mı? Son anda yemeğe eklediğin sos gibi düşünebilirsin bunu.
Ya, yemek metaforlarına bayılıyorum! Şöyle oldu, özetleyeyim. Albüm bitti ve konsept bir albüm olduğuna kanaat getirdik. Ancak ben hem intro hem de outro istiyordum albümde. Albümü yüklemeye tam 2 hafta kala bunu dile getirdim. Albümde çalıştığım prodüktörlerden biri de Emirhan Özer’di. Emirhan’a söyledim “bir intro istiyorum” diye, “çok aceleye geldi” cevabını alınca “hayır sen yaparsın, sana inanıyorum” diyerek tatlıya bağladık. Ben ona fikri verdim zaten; “suyun içinde boğulduğumu hayal et ve boğulurken bir anda çıktığımı yansıt” dedim. Emirhan da benim çok yakın arkadaşım olduğu için tüm iç dünyamı biliyor, bir şeyler tasarlayıp attı bana. O sırada ben de yurt dışındaydım, kayıt alabilecek bir imkanım yoktu, bir otel odasında annem yanımda uyurken sessizce bir kayıt aldım telefona. Onu gönderdim, intro’ya o eklendi. Outro’yu da ‘Sonunda Kaybolmuş’ şarkısının pitch down hâliyle yaptık, biraz da gitar ekledik.
“Sonunda Kaybolmuş, kişisel olarak benim en samimi ve yakın hissettiğim şarkı oldu…”
Sonunda Kaybolmuş’a değindiğin çok iyi oldu. Albümde özellikle ‘Sonunda Kaybolmuş’ şarkısını odağınıza almışsınız okuduğum kadarıyla, benim de albümde pek sevdiğim şarkılardan biri. Peki neden ‘Sonunda Kaybolmuş’a böyle bir konumlandırma yaptınız özellikle?
Sonunda Kaybolmuş, kişisel olarak benim en samimi ve yakın hissettiğim şarkı oldu. Nedense melodileriyle birlikte verdiğim mesaj bana da epik bir güç veriyor sahnede söylerken. İlk kez bir şarkıda bu kadar bariz bir şekilde autotune kullandım. Normalde kullanmıyorum ama insanların da autotune’u neden bu kadar sorun ettiğini anlamıyorum, dozunda bir şekilde şarkıya entegre edildiyse bence sanatsal bir yerden tatlı bir katman ekliyor şarkıya. Sonunda Kaybolmuş’un hikayesiyse şu: Bir masaya oturup, hüzünlü bir şekilde olanları kabullenememiş ve kafası karışmış, içinde bulunduğu durumdan da kopamamış bir kadının farklı duygularını bir arada görüyoruz. Üzüntüden sinire, öfkeden rahatlamaya geçen bir kadın var o şarkıda. Hepimizin yaşadığı öforik anlarımızdan birini anlatıyoruz aslında. Sonunda Kaybolmuş; özgüvenin, kendine inancın geri geldiği, “tamam ya yeter artık” dediğin şarkı oldu benim için.
İlham Kaynakları ve İş Birlikleri

“Tek Kişilik Masa” seni hem söz yazarı, hem vokalist, hem de hikâye anlatıcısı olarak nasıl temsil ediyor sence?
Kariyerime başladığımdan beri hep bir albüm yapacağım dediğim zamanlar oldu ve hep yapmak istedim. Hatta 1.5 sene önce de elimde hazır bir albüm vardı ama o albümden sadece ‘Yakala Beni’, o albümden buraya geçebildi. Hep derler ya… Doğru zamanda gelir ve doğru zamanda olur bazı şeyler. Doğru şeyi anlatmak ve kendinden de bir şeyler koymak en önemlisi bence. Tabii keşke daha hızlı, daha seri çalışabilen bir insan olsaydım ve bu da benim 3. albümüm diyebilseydim ama bu da benim zamanlamam. Ben belki 3.5 senedir falan Türkçe söz yazıyorum. Uğurhan’dan, Can Ozan’dan, Mabel Matiz’den Sertab Erener’den destekler de aldım ama ilk kez kendime güvenerek “vay bunu ben yaptım!” diyebildiğim hikayeler ortaya çıkınca beni çok iyi hissettirdi. Hem hikayeleri içimden gelerek anlatmak, vokalini yapmak, prodüksiyonunda olmak, görsel dünyasını tasarlamak benim için en önemli şey. En çok gurur hissini taşıyorum bu albüme dair.
Şimdi hem Mabel Matiz’den hem de Sertab Erener’den bahsettin. Zaten ben de o konuklara gelecektim. Yanında iki büyük isim var: Birisi neredeyse piyasanın 35 yılında var, diğeri de 2000’lerin yarısından itibaren. Mabel Matiz’le ‘Yanılır Gibi’de, Sertab Erener’le ‘Son Damla’da. İkisiyle çalışmak, hem senin hem de şarkıların ruhuna neler kattı, sen neler öğrendin ve sana neler hissettirdi bu iki iş birliği?
Sertab Erener ile başlayayım. Sertab ile biz 2020 yılının başında tanıştık. Sanırım, 2020 yılında İbrahim Selim’in programına ön konuk olarak çıkmıştım. Yanlış hatırlamıyorsam bir şarkı söylemiştim. Benden 1-2 hafta önce de Sertab, aynı programa konuk olarak çıktığı için muhtemelen programı takip ediyordu ve çıktığım bölümden sonra bana mesaj attı. Ben Şok oldum tabii hemen aile grubuma bile attım “neler oluyor?!” diye. Ardından biz tam yüz yüze tanışacakken pandemi başladı, herkes evlerine geçti. Biz de riske atmadık böyle bir ortamda. Ama biz Sertab ile her hafta telefonlaştık, şarkı fikirlerimizi paslaştık. 2021 yazında ilk sahnemiz oldu ve soundcheck’te yüz yüze buluştuk. Orada da ‘Bu Böyle’yi söylemiştim. Derken 2021’den bugüne o arkadaşlığımız devam etti. Sonra da “biz neden birlikte beste yapmıyoruz” dedik ve bir gün Sertab, Emre Kula ve ben Sertab’ın evinde oturup bir şeyler denerken ‘Son Damla’nın bestesini çıkardık. Emre de harika melodiler buldu, ben üstüne bir şeyler söyledim. Muhteşem üçlü bir çalışma çıktı ortaya, hepimizin içine sindi ve çok güzel bir yere evrildi. Bu şarkıyı her söylediğimde çok mutlu hissediyorum. Bana güç veriyor bu şarkı.
“Mabel Matiz’den çok şey öğrendim ve daha da öğrenmeye devam ediyorum…”
Peki Mabel Matiz?
Biz 2023’te Mabel ile takipleştik, sonra nasıl oldu hatırlamıyorum ama 2023’ün sonlarına doğru ben ona yazdım. Warner Music de bizi bir araya getirmek istiyordu ama ben böyle durumlarda daha arkadaş olarak bir araya gelmeyi seviyorum. Daha doğal, daha uyumlu oluyor. Sonuçta bilemezsin belki de kimya uymayacak ya da anlaşamayacaksın. Ama zaten Mabel ile kesin uyumlu olacağımızı düşünüyordum. Zaten kendisinin sesine, müziğine, ruhuna hayranım. Buluştuk, bir kahve içtik ve gördük ki gerçekten çok iyi anlaşıyoruz. Sonrasında ‘Şıp’ diye bir bestesi vardı, onu da sağ olsun bana verdi. Diskografimdeki ilk hareketli şarkıydı o mesela. Ardından albüm sürecim başladığında ondan bir parça istedim, bu albümün onsuz olmayacağını düşündüm. Mabel bana ‘Bir Hatadan Fazlası’ şarkısını gösterdi, şarkıya bayıldım. “Bunu tamam kendim söyleyeceğim ama seninle de bir düet yapmak istiyorum” dedim. O şarkı da ‘Yanılır Gibi’ oldu. Mabel’in kalemi bambaşka, onun gibi yazabilmem için belki birçok senemi vermem gerekir. Ondan çok şey öğrendim ve daha da öğrenmeye devam ediyorum.
Bir de aslına baktığımızda birisi direkt Sezen Aksu’nun yanında yetişmiş, diğeriyse Sezen Aksu’nun sıkı fanı. Aslında senin durumun Sezen Aksu ekolüyle birleşmiş gibi sanki?
Evet, çok şanslı hissediyorum o konuda. Kendimi azıcık bile olsa o ekolün içinde görebiliyorsam ya da onların bir parçası gibi olabiliyorsam harika hissediyorum.
“İş birlikleri bana aileler tanışıyor ve birlikte büyüyor gibi hissettiriyor…”
Konuklardan bahsedince merak etmeden de duramadım. Solo bir sanatçısın ama iş birliklerinde de görüyoruz seni sık sık. Kendi albümünde ya da diğer projelerde diğer grup (Mesela Dolu Kadehi Ters Tut) & şarkıcılarla çalışmak sana ekstra bir rahatlık veriyor mu? Kolektif çalışmalar insana bir ferahlık getiriyor gibi düşünüyorum ben çünkü hep.
Dolu Kadehi Ters Tut ile çok doğal bir tanışmamız oldu. Onların bir konserine gitmiştim 2022’de, ilk kez canlı izlemiştim; ardından arkadaşım beni kulise soktu. Derken Oğulcan ile bir muhabbete girdik. Çok iyi anlaştık, Can Ozan da yanımızdaydı. O sırada “hadi birlikte kesin bir beste yapalım” diye klasik müzisyen muhabbetine girdik. Ardından Oğulcan’ın evinde buluştuk, ‘Olabilirdik’in ilk taslağını yaptık. 4-5 ay içerisinde bitirdik projeyi. Can Ozan ile de 2024’ün Temmuz’unda yaptık düetimizi. Onunla da senelerdir tanışıyorduk zaten. Bu tarz iş birlikleri bana aileler tanışıyor ve birlikte büyüyor gibi hissettiriyor.
İki Kültür Arasında Üretmek

Aslında Türkiye’de Selin denildiğinde global bir sanatçı olarak da akla geliyorsun. Bir ayağın da Londra’da malum. İki farklı ülke arasında mekik dokuyarak, iki farklı kültürde müzik yapmanın kariyerin açısından ne gibi olumlu yönleri olduğunu düşünüyorsun?
Yani bir süreliğine beni geriyordu aslında. Şu sebepten aslında. İkiye bölünüyor olmak. İster istemez bazen diyorum ki “keşke sadece Türkiye’de doğmuş büyümüş ve yurt dışına gitmemiş bir genç olsaydım da beynim sadece buraya odaklı olsaydı. Böylece daha az yorulurdum.” Ancak iki farklı ülkede yaşama şansına da sahip oldum bu da çok güzel bir şey. Evet x2 olarak yoruyor insanı ama yine de bu hoşuma gidiyor. Sadece İngilizce olarak anlatmak istediğim hikayeler de var, sadece Türkçe de. Çünkü Türkiye’deki dinleyicilerim hâliyle kendilerine yakın bir şekilde duymak istiyorlar beni Türkçe olarak. Ben de kim dinlerse dinlesin kendi köklerimin bağlı olduğu yere bir tane albüm vermek istedim. Ama önümüzdeki projelerden birisi de tamamen İngilizce bir albüm. Tek Kişilik Masa’nın İngilizcesi gibi düşünebiliriz. Yurt dışında birbirinden farklı prodüktörlerle, sanatçılarla bir araya gelip şarkılar üretiyoruz. Globalde gerçekten bir şeyler başarmak istiyorum, ülkemiz için de “as bayrakları” anı yaşatacak bir başarı bu.
New York Times Meydanı’na kadar uzandın aslında Londra’dan öte. Ve 70 milyonu geçmiş bir dinlenmeye ulaştın. Bu popülerlik ve dinleyicilerden aldığın dönüşler; yolunu çizerken seni nasıl şekillendiriyor? Dışarıdan aldığın mesajlar mı yoksa kendi tasarladıkların mı bu yolculukta daha baskın?
Yani seyircilerin müziğe olan tepkisi gibi mi?
“Beni dinleyen bir kitle var ve onlara da kulak vermek zorundayım…”
Evet, “yani şunu da yapsan iyi olur” diyenleri mi dinliyorsun yoksa “evet onlar haklı ama bu da benim yolum” dediğin şeyler var mı?
Aslında biraz karışık orası. Müzik bence ne? Ben bunun cevabını arıyorum. Ne kadar tamamen istediğim gibi yapmak istiyorum desem de, sonuçta beni dinleyen bir kitle var ve onlara da kulak vermek zorundayım. Mesela hangi şarkılar daha çok dinleniyor ya da seviliyor? Örneğin benim “Nostalgia Sessions” serim var ki benim ilk EP’m de diyebiliriz. Ben onu Instagram’da bırakacaktım ama insanların dinlediğini, sevdiğini ve paylaştığını görünce küçük bir albümde toplayalım dedik. Dinlediğim müzikler, ekip arkadaşlarımın önerdiği şarkılar veya ilham aldığım müzisyenlerden bir şeyler katıyorum hep müziğime ama çoğunlukla kendimi dinliyorum. Belki toplumu birazcık daha dinlesem daha çok dinlenebilirim, çok da güzel olur ama herkes acele etmeden o ana kitlesini buluyor ve kitlesi de onu bir yere taşıyor. Ben kitlemi çok seviyorum, kendime ait bir kitlemin olması da beni çok mutlu ediyor. Bu ailenin büyümesini de çok isterim.
Müzikal Tarz, Seyirci ile İlişki ve Sahne Hayalleri
Kendini herhangi bir tarzla sınırlandırıyor musun? Bilirsin “ben şucuyum, ben bucuyum” tavrı hâlâ devam ediyor müzik sektöründe ama senin müziğin bana çok birbiriyle kaynaşmış gibi geliyor. Hatta geçen gün Tek Kişilik Masa’nın Küçükçiftlik Park’taki konserinde “vay be” dedim, rock da vardı, pop da, alternatif de. Sence gerçekten ilerlemek isteyen bir müzisyen türlere sadık kalmalı mı?
Bence artık tarz takıntısı çok kalmadı. Tabii ki de müzik listelerine eklerken seni de bir yere koymak istiyorlar. Süpermarkette süt ürünleri bir yerde durur, ekmek bir yerde; bu da böyle bir benzetme olabilir. Yani tabii ki de kesinlikle pop müziğin çatısı altında olduğumu düşünüyorum, kendime metalci diyemem ya da tamamen rock’çı. Özümde kesinlikle rock var ve şarkıların alt yapısında ister istemez rock, elektro rock, pop rock da yer alıyor. Yani aslında kendimi pop ve rock arasında görüyorum tabii. İçine elektronik de katıyorum çünkü büyürken çok fazla da elektronik müzik dinledim. Ki bunun yanında girişmek istediğim başka müzik türleri de var. Ama müzik zaten kocaman açık bir büfe ve ben bir şefsem benden bunlar çıkıyor. Müziğimi “Selin’in Mutfağı” gibi görüyorum ve herkese göre bir tat var diye düşünüyorum.
“Ben seyircilerimle ortak bir terapi seansındaymışım gibi hissetmek istiyorum…”
Kendine bir dinleyici olarak dışarıdan baktığında, Selin nasıl bir sanatçı gibi görünüyor?
Aslında kendimle ilgili “iyi şeyler” söylemek bana hep garip geliyor. Ama illa bir şey söyleyecek olsam samimi derim. Ben seyircilerimle ortak bir terapi seansındaymışım gibi hissetmek ve hissettirmek istiyorum. Biri o gün kötü bir şey hissediyorsa, psikolojik olarak da ona iyi gelmek isterim. Evet belki birebir orada o kişiyle sohbet edemem, bu diğer seyircilere saygısızlık olur ama şarkılarla birbirimize karşılıklı bir güç veriyoruz. Eşlik ettiğimiz sözlerle, aradaki muhabbetlerle samimi bir ortam yaratmaya çalışıyorum. Benim istediğim tamamen bu.
Gelecek Planları ve Yeni Sayfa

Sahne performansınla ilgili ileride bambaşka bir evreye geçmek ister misin? Belki koreografili, daha teatral veya sinematik bir sahne kurgusuyla izleyenleri başka bir aleme götürecek performanslardan bahsediyorum.
O kadar çok isterim ki, bütçeler buna el verdiği an hepsini hayata geçireceğim. Zaten albümün lansman konserinde Küçükçiftlik’te de az da olsa bir şeyler yapmaya çalıştık bu ayarda. Masamız vardı, iki dansçımız. Ama ben onlarla dans etmedim, onların hikayeyi anlatmasına izin verdim. Hayalim, bunu daha da büyütmek. Ben müzikallere bayılırım ve düşlerimden birisi de bir şarkımı müzikale çevirmek. İmkanlarımız olduğunda sahnemi teatral ve müzikalimsi bir dünyaya dönüştürmeyi çok istiyorum!
Peki bunun benzeri olarak şarkılarını büyük orkestralarla ya da caz trio’larıyla kaydettiğini düşünsene!
Klasik bir ensemble ile söylemek çok isterim. 20 kişilik bir ekiple, bir orkestranın önünde söylemeyi çok hayal ediyorum. Bunun için biraz daha vakit var ama kesinlikle aklımın bir yerinde duruyor bu.
Peki dünyadan seni en çok heyecanlandıran müzisyenlerle / şarkıcılarla bir “dream band” içinde şarkı söyleyecek olsan kimleri seçerdin?
Gitarist olarak kesinlikle David Gilmour. Piyanoda Stevie Wonder olurdu. Onun yanında şarkı söylemekten delice zevk alacağım kişi olduğu için Amy Winehouse’u vokale, davula da Ringo Starr’ı seçerdim.
Son olarak “Tek Kişilik Masa” albümünle Selin’in kişisel ve kariyer tarihinde de yeni bir sayfa açıldı mı sence? Bundan sonra kafanda nasıl bir yol haritası var?
Kişisel olarak kesinlikle yeni bir sayfa açıldı bence. Korkmadan ya da çekinmeden gerçekten içimden geleni yazdım. Bazen “az bile dedim” diyorum hatta. Bence dozunda yazıldı her şey. Ama artık temiz bir sayfa açmanın zamanı; farklı konular, farklı yaşanmışlıklardan bahsetmek yani. O yüzden biraz ara vermek daha doğrusu kendimi nadasa bırakmak gerekiyor. Bu süreçte de İngilizce projeme biraz odaklanacağım. 2026’da da bir veya onay alırsak iki albüm çıkarmak istiyorum kesinlikle.


