Türkiye’nin özellikle batı müziği tarihine baktığımızda, 1990’lı yılların sadece pop müziğin “altın çağı” olmadığını görmek çok zor değil. 1990’lar hiç şüphesiz, rock ve metal müziğin de yer altından çıkıp stadyumlara, ana akım medyaya ve toplumsal hafızaya pek de belli etmeden yavaşça sızdığı en gürültülü dönemlerden biri olmuştu. Tabii ki bu gürültülü kırılmanın sebeplerini anlamak için de 12 Eylül 1980’de gerçekleşen darbenin yarattığı sessizliği unutmamak gerekiyor. Apolitik, steril kanallardan beslenen bir gençlik kuşağının inşa edilmeye çalışıldığı bu dönem; 1990’ların gelişiyle birlikte neoliberalizmin rekabetçi ama bir o kadar da imkanlar sağlayan yapısıyla parçalanmıştı. Turgut Özal’lı ANAP’ın 1983 Genel Seçimleri’nde iktidara gelmesiyle birlikte başlayan serbest piyasa ekonomisinin ve dünya ile entegrasyon sloganlarının yarattığı kültürel şok, dönemin gençliğinde de birçok farklı duygu yaratmıştı.
Bir yanda gençler Batılı yaşam tarzına ve globalleşmeye büyük bir iştahla yaklaşıyordu. Diğer yanda da bu hızlı değişimin yarattığı kimlik erozyonu boy göstermeye başlıyordu. İşte Türkiye’de rock ve metal müzik, bu iki uç arasındaki boşluğa sızarak Türkiye’nin modernleşme sürecinin en dürüst ve en gürültülü manifestosu hâline geldi. 80’lerin ortalarından itibaren Türkiye’de müzik, sadece bir eğlence aracı olmaktan çıkmaya başlamıştı. Özellikle alt kültür müzikleri; bir varoluş biçimi, bir direnç alanı ve hepsinden önemlisi öteki olanların kendini ifade ettiği bir kürsüye dönüştü. Türkiye’nin küresel pazarın bir parçası olmaya evrildiği bu on yıl, müzik endüstrisinde de o zamana kadar görülmemiş bir özgürlük alanı açmıştı. 1990’ların başından itibaren açılmaya başlayan özel televizyon ve radyolar aracılığıyla her telden müziğin halka ulaşmaya başlaması, sadece popun değil; Kadıköy’deki Akmar Pasajı’nın dükkanlarında filizlenen o sert ve ödün vermeyen sesin de oturma odalarına girmesine neden olmuştu…
Neoliberalizm ve Türkiye: Piyasada Duyulan Yeni Sesler
%2FNew%20folder%20(6)%2FAA-30133407.jpg)
Türkiye’de 90’larda gerçekleşen rock ve metal patlaması; 1980 yılının 24 Ocak’ında temeli atılan ve Özal dönemiyle konsolide edilen neoliberal ekonomik modelin de kültürel bir izdüşümüydü aslında. Gelişmekte olan neoliberalist görüş, Türkiye’de yalnızca serbest piyasayı değil birey olmayı ve küresel bir tüketici hâline gelmeyi de vaat ediyordu. Nitekim bunun sonucunda özel televizyonların da açılmaya başlamasıyla steril ve merkeziyetçi bir müzik anlayışı da yavaştan rafa kalkmasıyla sonuçlanmıştı. O zamana kadar denetimden geçemeyen, yozlaşmış ya da uyumsuz bulunan rock ve metal grupları, neoliberalizmin yarattığı yeni ve denetimsiz alanda kendilerine yer buldular. Artık piyasada izlenilebilir ve tüketilebilir her şey rağbet görmeye başlamış; televizyonlar, gazeteler, radyolar tüm iletişimini bu anlayış üzerine kurmuşlardı. Dolayısıyla bir zamanlar toplum tarafından tehlikeli bulunan uzun saçlı ve deri ceketli gençler de özel kanalların gece programlarında ya da müzik klipleri arasında “farklı birer renk” ve modernite göstergesi olarak boy göstermeye başladılar. İthalatın kolaylaşmasıyla birlikte enstrüman, amfi, kaset, CD gibi müzik materyallerine erişimin artması, prodüksiyon kalitesinin de yerel standartlardan küresel standartlara taşınmasına yardımcı olmuştu. Böylece Kadıköy’de kurulmuş amatör bir grup bile, yurt dışındaki dönemdaşları gibi aynı ekipmanları kullanabilme ayrıcalığına sahipti artık. Bu teknik sıçrama, rock müziğin gürültülü ama kalitesiz olan imajını yıktı ve onu endüstrinin bir üyesi hâline getirdi. 90’larla birlikte artık Türkiye’de AVM’ler, lüks kafeler ve büyük oteller birer birer açılırken bu mekanların arasına bir de rock bar kavramı eklenmişti. Rocker gençler, artık yaşam tarzlarını rock barlara giderek gösteriyor, kendisi gibi olanlarla birlikte “biz de buradayız” diyordu. Piyasa yavaş yavaş rocker’ları görüyordu görmesine ama artık bu gürültülü gençlerin paradoksal bir özgürlük ortamında kendisini daha iyi ifade etmesi gerekiyordu. Belki toplumun gözünde sansürden kurtulmuşlardı fakat şimdi sırada piyasanın rekabetçi koşullarında ayakta kalabilmeleri vardı.
Alt Kültürün Gettolardan İstiklal’e Yolculuğu: Mekansal Devrim

Bu dönemdeki rock ve metal patlamasının en somut karşılığı, bu kültürün fiziksel olarak işgal ettiği alanların da değişimi olmuştu. 80’lerin sert çocukları Bakırköy, Avcılar, Kadıköy gibi ilçelerde, gözden uzakta Akmar Pasajı gibi yeraltı sığınaklarında varlığını sürdürüyordu. Akmar Pasajı, o dönem sadece kasetlerin ve fanzinlerin takas edildiği bir ticaret merkezi değil; dışlanmışların, siyah giyenlerin ve ötekilerin oluşturduğu bir gettoydu. Ancak enerji artık o kadar birikmişti ki bu, Akmar’ın koridorlarına sığamıyordu ve sonucunda rocker ateşi Kadıköy’ün muhafazakar sığınağından çıkıp İstanbul’un kalbine yani İstiklal Caddesi’ne büyük bir göç başlattı. Bu göçün de en önemli duraklarından biri şüphesiz ki Kemancı’ydı. Galata Köprüsü’nün altında kahvehane olarak başlayan ve rocker akınıyla dönüşüme uğrayarak rock bar hüviyetine bürünen Kemancı, çıkan büyük yangından sonra Sıraselviler’e taşınmış, burada 3 katlı bir laboratuvar işlevi görmeye başlamıştı. Aşağı Kemancı’da metalciler ter atarken, yukarı Kemancı’da entelektüeller, tiyatrocular ve dönemin pop starları rock müziğin vahşi enerjisinden besleniyordu. İşte bu mekansal devrim, ister istemez rock müzik alt kültürünün marjinal etiketini yırtıp atmış, popüler kültürün de merkezine yerleşmesine yardımcı olmuştu.
Gençlerin Kimlik Arayışı ve “Hayır” Diyebilmenin Estetiği

Sosyolojik açıdan düşündüğümüzde Türkiye’nin 90’lı yılları, devasa bir kaos ortamında salınıp gidiyordu. Gençlik, geleneksel değerler ile neoliberalizmin sunduğu sahte ışıltılar arasında sıkışıp kalmıştı. İşte rock müzik de bu sıkışmışlığın içinde üçüncü bir yol olarak gençlere bir çıkış kapısı aralıyordu. Gençler için rock, artık sadece bir müzik değildi; apolitikleşmeye zorlanmış bir kuşağın siyasetten bağımsız ama son derece politik bir başkaldırı biçimiydi. Bu dönemde, kadın figürlerin rock sahnesindeki hakimiyeti, toplumsal cinsiyet rollerine de vurulmuş bir darbeydi. Şebnem Ferah’ın “Kadın”, Özlem Tekin’in “Kime Ne” albümleri, sadece müzikal bir başarı olarak adlandırılamazdı. Bu iki albüm kadınların açısından adeta bir toplumsal manifestoydu. Mesela Şebnem Ferah, “Durma” diyerek bireysel özgürlüğünün bayrağını çekiyor, o güne kadar pop müziğin yarattığı itaatkar ya da kurban kadın imajını yerle bir ediyordu. Dolayısıyla rock müzik, bu kuşağa kendi acısını, öfkesini ve yalnızlığını yüksek sesle dile getirme hakkını verdi. Neoliberalizmle birlikte bireysellik had safhaya çıkmış olsa da rocker’lar, bu bireyselliği özgürlük alanına çevirerek sistemin araçlarını kendisine karşı kullanmayı başarmıştı.
Anadolu’dan Pentagram’a: Kültürel Hibritleşme

90’lar rock ve metal patlamasının en özgün yanlarından biri, Batı’dan gelen sound’un Anadolu’nun genetiğiyle kurduğu hibrit bağdı. Evet, bunun en özel örneklerini 20 yıl kadar öncesinde 1970’lerde Anadolu Pop’çular vermişti ama 90’larda gençler daha da sertleşmişti. Bu noktada da Pentagram, hayati bir rol üstlenmişti. Başta speed / thrash metal ile yola çıkan Pentagram, 1997’den itibaren müziğinde bir kırılım yaratmış; o yıl çıkardığı “Anatolia” albümüyle heavy metalin küresel ve sert diliyle Anadolu’nun tasavvufi derinliğini harmanlayıp Türkiye’de bu tür müziğin ithal bir taklit olduğu eleştirilerini de susturmuştu. Aynı dönemde Anadolu Pop’un Haluk Levent ya da Kıraç gibi isimler aracılığıyla Anadolu Rock’a dönüşmesi de rock müziği İstanbul’un elit semtlerinden çıkarıp Anadolu’nun en ücra köşelerine bile taşımıştı. Bu yerelleşme süreci, rock müziğin toplumsal kabulünü hızlandırmış; batılı bir form, yerel bir içerikle buluşunca bu gürültülü müzik bu toprakların kendi sesi olmaya başlamıştı.
Endüstriyel Dönüşüm ve Pop Müziğin Rock ile Sınavı

90’ların ortalarından itibaren rock müzik, o kadar büyük bir pazar payına ulaştı ki, dev plak şirketleri bu pastadan pay kapabilmek için yarışa girmişti. Bu yarış da hâliyle rocker’lara yaramıştı çünkü prodüksiyon kaliteleri de dünya standartlarına çıkmaya başlamıştı. Artık klipler bile film estetiğiyle çekiliyordu. Ancak bu popülerleşme, rockerlara yarar sağlarken müziğin yapısını da bozmaya başlamıştı. Endüstride meydana gelen bu dönüşüm, rock müziğin bağımsız ve kirli ruhunu da törpüleme eğilimine girmişti. Gruplar artık yer altında değildi ve müzik dergilerinin kapaklarıyla magazin programlarının da malzemesi hâline gelmeye başlamıştı. Popülerleşmeyle birlikte Tarkan, Sezen Aksu, Sertab Erener, Burak Kut gibi pop yıldızlarının müziğinde distortion’lu gitarlar kullanması, rock estetiğinin de “cool” bir duruş sağlamaya yaradığını işaret ediyordu. Dolayısıyla cool gözükmek isteyenler müziğine rock sosu ekleyip, piyasada yeni bir yer edinmeye de çalışıyordu. Popüler kültür, bu sayede alt kültürü yutmak yerine onun imajını kopyalayarak kendisini yeniledi. 2000’lerin başından itibaren Eurovision gibi yarışmalarda rock müzikle kazanılan zaferlere giden yol da bu pop-rock hibritleşmesi sayesinde mümkün olmuştu.
Ahlaki Panik ve Medya Linci: Satanizm Histerisi
1990’ların sonu, rock ve metal müziğin Türkiye’deki en karanlık sınavına sahne oldu. 1999 yılında yaşanan talihsiz satanizm vakaları üzerinden ana akım medya; siyah giyen, küpe takan ve rock dinleyen her genci potansiyel bir satanist olarak tanımlamaya başlamıştı. Bu durum sosyolojideki “ahlaki panik / sosyal panik” tanımına tam karşılık gelen bir vakaydı. Televizyon kanalları ve gazeteler, ailelerin içine korku salarken aslında rock müziğin hızla yükselen toplumsal etkisini kırmayı da hedefliyordu. Ancak bu beklenenden daha enteresan bir sonuca yol açtı. Yapılan bu medya linci sonucunda rocker gençlik, kendisine yönelik yapılan bu haksız saldırıya karşı savunma refleksi geliştirirken, rock müziği basit bir hobinin dışına çıkarıp kimlik savunması hâline getirdi. Özellikle Taksim ve Kadıköy sokaklarında yapılan baskınlar ve toplumsal baskı, bu kültürün de kendi iç disiplini ve felsefesini oluşturmasına yardımcı oldu; rock müzik artık sadece bir müzik türü değildi, aynı zamanda haksızlığa karşı durulan bir mevziydi ve bu durum rock müziği 2000’lerde Türkiye’nin en çok dinlenen ana akım müziklerinden biri konumuna taşıyacaktı.


